JULES VERNE TRABZON’DA

Aziz Küçük

Tarihte Of; yılanların meskeni, kurnaz ve silah taşımayı sevenlerin, evvel zaman içinde “sahte” para yapacak kadar yeteneklilerin, kan davasını vazgeçilmez bir gelenek olarak görenlerin, kutsal eşyalara ölümüne bağlı olanların, kitap okuma sevdasından gözleri kör olanların, mevzubahis dinse hem hocaya hem de papaza çalım atacak kadar iyi takiye yapabilenlerin memleketi, Yunanistan’ın büyük ailelerinin köklerinin uzandığı yer. Büyük yazar Jules Verne’nin bu kutsal topraklardan geçtiğini biliyor muyuz?

Jules Verne “bilim kurgunun babası” olarak adlandırılır. Gelişmekte olan Avrupa Kapitalizminin ilham kaynağı olduğu söylenir. Makinalar, uzay, denizler onun konusudur.

Bunların hepsinin ötesinde yolları arşınlamayı sevenlerin ilham kaynağıdır Verne. 1872 yılında yayınlanan ” Seksen Günde Devri Alem” romanını ben 30 yaşında okudum. Dünyanın çevresini 80 günde hem de hava yolu kullanmaksızın gerçekleşen bu seyahate 30 yaşımdaki kafamla eşlik ediyordum. Hayal dünyam için ne büyük bir eksiklikmiş diye düşündüm okurken.

Yüksek yaylalara çıkanların, dağ bayır aşanların, gemiyle trenle yolculuk edenlerin bisikletle dünyayı pedallayanların hayal dünyasını canlı tutmaya devam ediyor Jules Verne.

İNATÇI KERABAN

İnatçı Keraban Jules Verne’nin Osmanlı topraklarında gezen maceraperestleri anlattığı bir kitabı. Tarih 2. Mahmut dönemi. Kahramanlardan Keraban Ağa’nın iş ortağı Hollandalı tüccar Van Mitten, misafir olarak bir ramazan ayında İstanbul’a ayak basarlar. Şehir sessiz sakindir. Ağa ortağı ile beraber Üsküdar’da akşam yemeği yiyecektir. O dönem Avrupa ile Asya kıtasını kayıklar birleştirmektedir. Ancak o gün kayıklar için vergi konulmuştur. Keraban Ağa bu duruma çok sinirlenir. 10 paralık vergiyi kesinlikle ödemeyecektir. Dediğim dedik Ağa kayık parasını ödememek uğruna kendisiyle birlikte peşindekileri de belirsiz bir serüvene sürekler. Van Mitten ve onun yardımcısı Bruno bu yolculuğa çıkmaya mecbur kalırlar.

GÜZERGAH

Kerbana Ağa Üsküdar’a ücretsiz geçebilmek için Kırım Kafkasya üzerinden dolanacaklardır. Bugünkü Gürcistan topraklarından Kolkhis’e, ardında da Pontos topraklarına. Yolculukları İstanbul’a varmalarıyla sonlanacaktır. O dönemin uçsuz bucaksız topraklarında yolculuğun ne kadar tehlikeli olabileceğini tahmin edersiniz. “Kuş uçmaz kervan geçmez” yollardan geçerler ve yol üstündeki hanlarda dinlenirler. Gerçi bugün Kırım ve Kafkasya semalarındaki savaş bulutlarını da düşünürsek seyahat zorlukları eşit olsa gerek.

Kerbana Ağa ve arkadaşları Osmanlı topraklarına Rus sınırından girerler. Sırasıyla Hopa, Pazar, Çayeli, Sürmene, Of ve Trabzon’dan geçerler. Yolculuk sırasında “ortağı” Van Mitten durmaksızın not alır. Hollandalı misafirlerin en büyük şansı Lazistan’ın yüksek dağlık bölgelerinden geçmemeleri olur. Yoksa kim bilir halleri nice olurdu.

“Az tanınan bu ülke, Türk Ermenistanı’nın bu bölümü, Kafkasya sınırından başlayan bu topraklar, Sarsut ve Çoruh vadileriyle Karadeniz kıyısı arasındadır. Fransız Th. Deyroles’den sonra Trabzon vilayetinin ötesindeki bölgelerde , bu Van gölü’ne kadar girifit bir biçimde uzanan ve Ermenistan’ın merkezini kuşatan orta yükseklikteki dağlar arasında, bir milyon iki yüz bin nüfuslu bir vilayetin merkezi olan Erzurum’da çok az seyyah dolaşmıştır.”

Bu sözler İnatçı Keraban’ın ikinci cildinde geçmekte. Notun sahibi ise Van Mitten. Kendisi defterine bunları yazarken Yunan tarihçi ve asker Ksnephon’un Onbinlerin Dönüşü kitabını da anmadan etmez. Ksnephon’la tarihleri farklı, coğrafyaları aynıdır nihayetinde.

Birçok kere İstanbul’a geri dönmeyi düşünen Van Mitten ve Bruno’nun aksine, Keraban Ağa Lazistan topraklarından Trabzon’a doğru yol alırlarken “Trabzon’u görmemiz de kaderde varmış” der. Mitten ise “Evet, Trabzon! Ne muhteşem bir şehir adı” diye karşılık verir.

Kitapta şimdilerde Trabzon’un ilçesi olan Of’a dair çok ilginç bilgiler de yer almakta. Karadeniz bölgesinin müstesnalığı sadece dağların denize paralel olmasında değil, aynı zamanda tarihinde ve kültüründe saklı ayrıntılarda.

Öğle on ikide, Yunanistan’ın büyük ailelerinin kökenlerinin bulunduğu ,eski zamanlarda Ophis denen küçük Of kasabasına geldiler. Mütevazı bir handa oturup arabada bulunan ve bitmek üzere olan yiyecekleri yediler.

Üstelik hancının aklı başında olmadığı için müşterileriyle ilgilenmiyordu, zaten onu endişelendiren bu değildi. Karısı ağır hastaydı ve bu kasabada doktor yoktu, Trabzon’dan doktor getirmek ise bu fakir hancı için fazlasıyla pahalıydı.

Bu durumda, arkadaşı Van Mitten’in yardımıyla, hekimlik yapmak Keraban Ağa’ya düştü. Trabzon’da kolayca bulunabilecek birkaç basit ilaç tavsiye etti.

Hancı Keraban Ağa’ya döndü:

‘’Allah sizden razı olsun ağam! Bu ilaçları kaç paraya alabilirim?’’

‘’Hemen hemen yirmi gümüş para,’’ diye cevap verdi Keraban.

‘’ Yirmi gümüş mü!’’ diye bağırdı hancı, ’’bu paraya yeni bir karı alırım.’

BİTİRİRKEN

Üsküdar yolcularımız Sinop, Ereğli derken Karadeniz hattı boyunca birçok yerleşim merkezine uğrarlar ve türlü çeşitli tehlikeler atlatırlar. Otoritenin hüküm süremediği padişah mührünün geçmediği ıssız bölgeleri aşarak Üsküdar’a varırlar. Kıyı hattında gerek mitolojik atıflar gerekse gündelik yaşama ilişkin gözlemler kitabı keyifle okumamızı sağlıyor. Unutmadan, okuyucuları Üsküdar’da bir sürpriz bekliyor.

Jules Verne’nin İnatçı Keraban kitabı diğer eserlerine göre biraz gölgede kalmış. Yaşadığımız coğrafyayı anlatan bu sergüzeştin hak ettiği ilgiyi kazanması ümidi ile..

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.