SOYKIRIM İNKÂRCILARI ARADIKLARI REFERANSI KAÇAZNUNİ’DE BULDULAR!

SOYKIRIM İNKÂRCILARI ARADIKLARI REFERANSI KAÇAZNUNİ’DE BULDULAR!

Attila Tuygan

 

1918’de kurulan Ermenistan Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı Ohannes Kaçaznuni’nin 1923’te Taşnaksutyun’un (Ermeni Devrimci Federasyonu)  Bükreş’te yapılan konferansına sunduğu bir rapor vardır. Bu raporu, Mehmet Perinçek Rus arşivlerinde bulmuş ve ülkemiz nasyonal sosyalistlerinin kaynak kitaplarının yayıncısı da kitaplaştırmış. Basılır basılmaz da inanılmaz reklam ve duyurular yapılarak soldan-sağa hemen tüm milliyetçilerimizin amiyane tabirle  ‘mal bulmuş Türk’ gibi üzerine atladıkları bir kitap(çık) haline geldi. O kadar ki, Kaçaznuni’nin ‘soykırım’ı reddedip tam tersine Ermenilerin Müslümanları katlettiğine bir vahiy huşusuyla inanan Mehmet Perinçek “bu raporun, dolayısıyla gerçeklerin Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca, Ermenice, Rusça, Çince, Arapça, İspanyolcaya filan çevrilip, hakkında dünya ölçeğinde bir kampanya yürütmek gerektiğini” savundu; yetmedi, birer örneğini de ABD Meclisi’ne, ABD’nin çeşitli eyalet meclisleri ve hükümetlerine, Fransız Millî Meclisi’ne, Alman Federal Meclisi’ne, İsviçre Millî Meclisi’ne göndererek ayılmalarını sağlamayı düşündü.

Kitapçığa önsöz yazan Perinçek’in rapordan anladığı, Kaçaznuni’nin söylediklerinin, Türkiye’deki soykırım inkârcılarının ve ırkçıların onyıllardır iddia edegeldikleri ‘emperyalistlerin oyunu ve emperyalistlere alet olma’ tezine dayanak olduğuyla sınırlıydı.  Kitabın çevirisi felaket; son derece kasıtlı hatalar, atlamalar, saptırmalar içeriyor. Bunlara aşağıda örnekler vereceğim. Şimdi Mim Kemal Öke’sinden, Kamran Gürün’üne, Türkkaya Ataöv’ünden, Esat Uras’ına, Bilal Şimşir’inden, Mehmet Perinçek’ine kadar uzanan resmî tarihçilerin de dâhil oldukları soykırım inkârcıları milliyetçi vaveylaya sürdürülen inkârlarına “işte bakın Ermeniler de soykırımın olmadığını itiraf ediyorlar” diyerek bu kitapçığı referans gösteriyorlar. O halde Kaçaznuni’nin raporu üzerinde durmak gerekiyor.

Önce döneme bir göz atalım: 19. yüzyıl, yüzyıllardır baskı altında ezilen halkların özgürlük özlemlerinin doruğa çıktığı bir yüzyıl. Fransız devriminin mirası milliyetçilik ideolojisi temelinde imparatorluklardan ulus-devletlere geçiş çağı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun da her yerinde pıtrak gibi ulus-devletler uç vermeye başlamış. Başta yunanlar, Sırplar, Romenler, Bulgarlar olmak üzere birçok ulus ayrılarak kendi devletlerini kurmuşlar. En son 1912 yılında patlak veren Arnavut ayaklanması ise, balkan savaşlarını fişeklemiş.  Batılı güçler de kendi çıkarları doğrultusunda hami rolüne bürünmüş. Osmanlı’nın zulüm ve baskıları Balkanlar’ın yanı sıra pek çok Arap ulusu da ayağa kaldırmış. Osmanlı-balkan halklarının bağımsızlıklarını ilan etmeleri, dolayısıyla imparatorluğun küçülmesi başta ittihatçıları hırslandırmış durumda. Bu bağlamda Anadolu’nun İslamî-Türkî tahkimatını gerçekleştirme amacıyla başta Ermeniler ve Süryaniler olmak üzere Hıristiyanların tasfiyesi planlanmaya başlanmış. Hedefe konulduklarını bilince çıkartan Ermeniler ve giderek Pontos Rumları kendilerince çare aramaya başlamışlar; yer yer çeteler oluşturup, direnmeye çalışıyorlar. Coğrafyada, sorunu radikal araçlarla çözmek isteyen militan bir Müslüman milliyetçilik egemen. Doğu cephesinde Ruslara karşı alınan ağır Sarıkamış yenilgisi ve bu yenilgide Rus ordusundaki Ermeni subay ve gönüllü birliklerinin rol oynadıkları kanaati, İttihatçıları, ayrıntılı bir soykırım planı hazırlığına itmiş. Ama asas olan işin ekonomik boyutudur. Osmanlı’nın son döneminde ekonomiye egemen olanlar azınlıklar; ticaret ve zanaat büyük ölçüde bu kesimlerin elinde. Ve daha Abdülhamit döneminde, ticaret ve zanaatı büyük ölçüde ellerinde tutan Ermeni, Rum ve Yahudi azınlıkların güçlerini kırma tedbirleri alınmaya başlanmış. Daha sonraki İttihatçı iktidar da, devleti kurtarmak ve belki millî burjuvazi yaratmak amacıyla azınlıkların mülksüzleştirilmeleri gerektiğine inanıyor.  Sonunda Hıristiyan cemaatlerin mallarına el konulması gibi yöntemler millî iktisat politikası haline getirilmiş. Başka bir deyişle, ekonomide homojenleştirmeye gitme, yani, Anadolu’nun demografik yapısını Türk-Sünni Müslüman olarak temelden değiştirme ve Hıristiyan cemaatlerin mallarına el koyma süreci başlamış. Özetle, Müslüman Türklere ekonomik güç sağlama ve gayrimüslimlerin yerini alacak ticaret sınıfları yaratma çabası, esas olan. Bu arada Ermeni halkını ‘savunmasız’ bırakmak amacıyla savaş seferberliği gerekçesiyle 20-45 (sonradan 60 yaşa kadar çıkıldı)  yaş grubundaki Ermeni erkekleri askere çağırıyorlar. Ancak özellikle Taşnak mensubu Ermeniler ordudan kaçmaya başlıyor; bir kısmı sınır ötesindeki Rus ordusu içinde kurulan Ermeni gönüllü alaylarına katılıyorlar. O dönemde Çarlık Rusya’sında yaşayan Ermenilerden 200 bin kadarı Rus ordusuna katılmıştı. Aynı zamanda, tıpkı Süryaniler, Rumlar, Gürcüler ve diğer Kafkasya halklarının yaptığı gibi Kafkas Ermenileri de gönüllü grupları kuruyorlardı.  Büyük çoğunluğu Taşnak üyelerinden oluşan Ermeni Milli Bürosu, Osmanlı imparatorluğu sınırları dışındaki Ermenileri silah altına almak üzere gönüllü toplama çalışmalarını üstlenmişti. Bu gönüllü gruplarının oluşturulması, çarlık ordusuna destek sunmanın yanı sıra, Rus askerî güçlerini kullanarak, Batı Ermenistan’daki ırkdaşlarını kurtarma amacını taşıyordu. Ve elbette Rusya’nın, Yakın Doğu ve özellikle de Batı Ermenistan’daki çıkarları, Ermeni halkının kurtuluş çabalarıyla örtüşmekteydi. Sonunda Kafkasya’daki gönüllü alayları Rus ordularıyla birlikte Anadolu’ya da girdi.

İşte tam bu dönemdir Kaçaznuni’nin rapordaki özeleştirilerinin kapsadığı zaman dilimi. 1880’lerde mimarlık okurken Taşnaklara katılıp partinin en önemli üyelerinden biri olan Kaçaznuni 1918’de Transkafkasya Meclisi’ndeki Taşnak temsilciliği görevi sırasında Traskafkasya hükümeti ile Türkiye arasında Trabzon ve Batum’da yapılan barış görüşmelerine delege olmuş. Transkafkasya Cumhuriyeti’nin dağılmasından sonra 1918 Mayıs’ında kurulan Ermenistan Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı seçilmiş. Görevini 1919 Ağustos’una kadar sürdürmüş; 1920’de de Sovyetler Ermenistan’ı işgal etmesi ve Ermenistan’da Bolşevik yönetimin kurulmasından sonra tutuklanmış ve 1921’de serbest bırakılmasının ardından ülkesini terk edip Bükreş’e gitmiş.  O dönemde Taşnak’ın Bükreş konferansına sözü edilen raporu sunmuş. Rapor esasen az yukarıda Kafkas Ermenileri ve gönüllü birlikleri hakkında yazdıklarımızın detaylarını vermekte; Kaçaznuni, Taşnak kaynaklı Ermeni milliyetçi tezlerine karşı çıkarak ve 1915 ve 1920 felaketlerinde Türkler kadar Taşnak yönetiminin de suçlu olduğunu ileri sürerek partisinin artık kendini feshetmesi gerektiğini savunmakta. Bir başka deyişle bu rapor esasen savaş sonrasında kurulmuş Ermenistan Cumhuriyeti’nin 1920’de Sovyetlerce işgal ve daha sonra da Sovyetler ile Türkiye arasında paylaşıldığı dönemi ele alıyor. Raporun çok büyük bir bölümünü oluşturan bu konular arasında soykırımla ilgili bölümler az yer tutuyor.  Ve jenosit/soykırım sözcüğü evrensel anlamda daha literatüre girmediği için Kaçaznuni raporunda ‘holocaust’ sözcüğünü kullanıyor.

Şimdi raporun bu bölümünün  ‘doğru ve sansürsüz’ çevirisini, önemli noktaları kitaptaki çevirisiyle karşılaştırmalı olarak paylaşalım (Meraklısı için raporun İngilizcesi: http://www.tc-america.org/files/Kaçaznuni.pdf):

ERMENİ DEVRİMCİ FEDERASYONU

(TAŞNAKSUTYUN)’NUN

YAPACAĞI HİÇBİR ŞEY YOK

 

OHANNES KAÇAZNUNİ’NİN

MANIFESTOSU

Bükreş, Temmuz 1923

Yoldaşlar:

 

Bu meseleler, benim incelikle düşündüğüm ve ciddi değerlendirmelerimdi. Sizin de aynı sonuca varıp varmadığınızı bilmiyorum. Daha fazlasını söyleyeyim: korkarım ki, benim son kararımın –ki hepsi, burada yüreğimin ta içinden belirteceğim zor kelimeler–  kongrede genel bir tepkiye, belki öfkeye yol açacaktır. Ben buna hazırlıklıyım.

Yalnız, a) benim açımdan bu sözleri yazıp imzalamanın, benim için, bunları bizzat benim dudaklarımdan dinlemenizden çok daha zor olduğuna; b) bu sözcüklerin yeterince düşünülmemiş ya da önemsiz, gelip geçici ya da aceleci kararların sonucu olmadığına inanmanızı rica ediyorum.  Bundan dolayı da sizden sabır göstermenizi ve konulara önyargısız yaklaşmaya çalışmanızı rica ediyorum –biliyorum, partiye bağlı yaşayan ve parti kıstasları çerçevesinde düşünen kişilerin bunu yapabilmeleri kolay değildir. Şimdi konuma döneyim.

Vardığım sonuçları uygun bir sırayla sunmak için –Büyük Savaş’tan Lozan Konferansı’na kadar geçen dönemde– Ermeni Davasının (Türkçe kitapta hep ‘Ermeni meselesi’ olarak geçiyor)  çeşitli aşamaları ve Taşnaksutyun’un bu dönemdeki rolüyle belleklerinizi canlandırmamın gerekli olduğunu düşünüyorum. Dikkatinizi kötüye kullanmamak için konuşmamı kısıtlayacak ve size kısa ama doğru bir yorum sunacağım.

Türkiye’nin henüz savaşa girmemiş (kitapta “Türkiye henüz savaşan taraflardan birine katılmamış”), fakat savaş hazırlıkları yapıyor olduğu 1914 Güzü’nün başında Transkafkasya’da Ermeni devrimci birlikleri büyük bir coşku ve özellikle de fazlasıyla gürültülü bir şekilde oluşturulmaya başlandı. Sadece birkaç hafta önce Erzurum’da yapılan kongrede gönüllü birlikler konusunda alınan kararın tersine, E.D.F. bu grupların oluşturulmasına ve bunların gelecekteki Türkiye’ye karşı gerçekleştirdiği askerî operasyona aktif biçimde katıldı.

E.D.F.’nin Transkafkasya unsurları, gayet ciddi sonuçları da beraberinde getirecek bir biçimde parti otoritesinin iradesine, genel kurulunun iradesine karşı hareket ettiler. Neden?  Bu örnek bizi, Transkafkasya’daki E.D.F.’nin geçmişte de başlangıçları itibariyle kendi denetimleri dışında kalan bazı hareketlerin yaratıcısı değil, takipçisi olduğunu hatırlatmaya zorluyor.  Böylece, 1903’de (kilise malvarlıklarının gaspı dolayısıyla yapılan ayaklanma ve gösteriler); 1905-1906’da (Tatarlarla ─Azerileri kastediyor; ancak kitapta “Müslümanlarla” diye toptancılık yapılmış─ Ermeniler arasındaki kanlı çatışmalar) ve ilk geniş çaplı işçi hareketleri (1903-1906) sırasında E.D.F.’nin Bakü’de, Tiflis’te ve Batum’da yabancı sosyalist partilerin politikaları doğrultusunda yönlendirildiğini biliyoruz.

Aynı karakteristik eylem çizgisi, az sonra göreceğimiz gibi, sonraki dönemde genellikle izlediğimiz tavrımızda da gözükmektedir.

Bugün gönüllü birliklerimizin alana dâhil edilip edilmediğini tartışmak yararsız olur. Tarihsel olayların kendilerine özgü su götürmez mantığı vardır. 1914 Güzünde Ermeni gönüllü birlikleri örgütlenip Türklerle mücadeleye başladı, çünkü kendilerini örgütlenmekten ve dövüşmekten alıkoyamadılar.  Bu, Ermeni halkının tam bir kuşak boyunca kendisini beslemiş olduğu bir psikolojinin kaçınılmaz bir sonucuydu:  bu mantalite kendi ifadesini bulmalıydı ve buldu da. (Kitapta “1914 sonbaharında Ermeni gönüllü birlikleri kuruldu ve Türklere karşı faaliyete geçti: Bu gelişme, Ermeni halkının hemen hemen çeyrek yüzyıl boyunca beslenmiş olduğu psikolojik ortamın doğal ve kaçınılmaz bir sonucuydu. Bu psikoloji kendine bir biçim bulmalıydı ve onu buldu” şeklinde çevrilmiş ve elbette bu gönüllü birliklerinin Kafkasya menşeli olduklarından bahis yok).

Ve hareketi durduracak olan, bunu isteseydi bile E.D.F. değildi. O sadece mevcut şartlardan yararlanabilir, birikmiş arzu, umut ve taşkınlıkları hayata geçirebilir, keza hazır güçleri örgütleyebilirdi –imkânları ve otoritesi bu kadardı. Fakat akıntıya karşı durmak ve kendi planını dayatmak– uygun değildi, özellikle de belirli bir nedenden dolayı uygun değildi:  E.D.F. güdüsel anlamda halkın kitlesel gücüdür ancak algılamada zayıftır.

Eğer birliklerin oluşturulması yanlıştıysa, bu hatanın kökleri çok daha başka yerlerde ve derinlerde aranmalıydı. Şu anda sadece, bu gönüllü hareketine en geniş ölçüde katıldığımızın ve bunu, parti genel kurulunun karar ve iradesine rağmen yaptığımızın kaydı önemlidir.

1914 Kışı ve 1915 Baharı, kuşkusuz Taşnaksutyun da dâhil olmak üzere, ‘Kafkasya’daki tüm Ermeniler’ (kitapta “Rusya Ermenileri” olarak geçiyor) açısından aşırı coşkunluk ve umut dönemleriydi. Savaşın Antant devletlerinin kesin zaferiyle son bulacağından; Türkiye’nin yenileceği ve dağılacağından ve Türkiye’deki Ermeni halkının sonunda özgür olacağından hiç kuşkumuz yoktu (Bu cümle kitaba hiç alınmamış). Hiçbir vicdan azabı duymaksızın bütün varlığımızla Rusya’ya yönelmiştik. Herhangi bir gerekçe yokken, Çar hükümetinin Kafkasya’da ve Türkiye’den kurtulan Ermeni vilayetlerinde sadakatimiz, çabalarımız ve yardımlarımızın ödülü olarak bize az ya da çok geniş bir özyönetim vereceğine inanıyorduk [Kitapta “sadakatimiz, çalışmalarımız ve yardımlarımız karşılığında Çar Hükümeti’nin (Güney Kafkasya Ermenistan’ı ile Türkiye’nin Ermeni eyaletlerinden oluşan) Ermenistan’ın bağımsızlığını bize armağan edeceğine emindik”şeklinde çevirilmiş].

Zihnimiz dumanlanmıştı. Kendi arzularımızı başkalarının zihnine ekmiş; gerçeklik algımızı kaybederek hayallere kapılmıştık. Valilik sarayında konuşulmuş olduğu varsayılan gizemli laflar dilden dile, kulaktan kulağa dolaşıyordu. Vorontsov Daşkov’un Katolikos’a yazmış olduğu bir tür mektuba, hak ve taleplerimizin sunulması bağlamında kullanılmak üzere elimizdeki çok önemli bir belge muamelesi yapıyorduk — oysa ustalıkla düzenlenmiş olan bu mektup, istek üzerine her türlü yorumlanabilecek çok belirsiz cümle ve genellemelerle doluydu.

Ermeni halkının yeteneğini, siyasal ve askerî gücünü aşırı abarttık ve halkımızın Ruslara verdiği hizmetlerin boyut ve önemini abarttık. Ve gayet mütevazı imkânlarımıza fazla değer atfederek, sonuçta umut ve beklentilerimizi de abartıyorduk.

1915 Yaz ve Güzünde gerçekleşen tehcir ve kitlesel sürgünler ve katliamlar Ermeni Davası’na ölümcül bir darbe vurdu. Tarihî Ermenistan’ın yarısı, –yani bağımsızlığımızın temellerinin Avrupa diplomasisi mirası geleneklere göre atılacağı topraklar– Ermenilerden yoksun kaldı: Türkiye’nin Ermeni vilayetleri Ermenisizdi artık (Kitapta bu paragraf  “1915 yaz ve sonbahar döneminde Türkiye Ermenileri zorunlu göçe tabi tutuldu, kitlesel sürgünler ve baskınlar gerçekleştirildi. Bütün bunlar Ermeni meselesine ölümcül bir darbe vurdu. Tarihsel Ermenistan’ın, bize devreden gelenekler ve Avrupa diplomasisinin vaatleri doğrultusunda, bağımsızlığımızın temelini oluşturması gereken bölgeleri boşaltıldı; Ermeni vilayetleri Ermenisiz kaldı” olarak çevrilirken, ‘katliamlar’ ‘baskınlar’a dönüşmüş). Türkler ne yaptıklarını biliyorlardı ve bugün pişmanlık duymalarını gerektirecek bir nedenleri yok. Türkiye’de Ermeni Sorununun Türkiye’den kazınmasının en kesin yöntemiydi bu (Kitapta “sonradan da anlaşıldığı üzere, Türkiye’de Ermeni meselesinin temelli çözümü açısından bu yöntem en kesin ve en uygun bir yöntemdi” biçiminde keyfî bir cümle var).

Yine bugün gönüllülerin savaşa iştirakinin Ermeni faciasına ne derece katkısı olduğunu sorgulamak faydasızdır. Kimse sınırın bu tarafındaki tutumumuz farklı olsaydı vahşi zulümlerin yaşanmamış olacağını iddia edemeyeceği gibi, kimse de tersine, Türklere karşı düşmanlık göstermemiş olsaydık da zulümler yine aynı düzeyde yaşanmış olurdu iddiasında bulunamaz (Bu paragraf “Ve bugün, bizim milislerin savaşa katılmalarının Türkiye Ermenilerinin kaderini ne derecede etkilediği sorusunu sormak da abestir. Sınırın bu tarafında bizim farklı bir çizgi izlemiş olmamız durumunda, acımasız baskıların olmayacağını kimse söyleyemez. Türklere karşı düşmanlığımızın teraziye konulmaması durumunda söz konusu baskıların da aynı nitelikte olacağını kimse söyleyemez” biçiminde tamamen kasıtlı bir tersyüz ediş var). Bu konuda bir sürü farklı görüşün ileri sürülebilmesi mümkündür.

Ancak kanıt –ve esas– olan, Türk hükümetine karşı onlarca yıl önce başlatılmış olan mücadelenin, Türkiye’deki Ermeni halkının tehcir ve imhasını ve Türkiye Ermenistan’ının harap olmasını getirmesindedir (Bu paragraf da “burası çok önemli ki, Türk egemenliğine karşı onlarca yıl önce başlatılmış olan mücadele, Türkiye Ermenilerinin sürülmesi ve yok edilmesiyle, dolayısıyla Türkiye Ermenistanı’nm boşaltılmasıyla sonuçlanmıştır” şeklindedir).  Korkunç gerçek budur!

Uygar insanlık bu telaffuz edilemez suç karşısında öfkeyle sarsılmış olabilir. Politikacılar suçlu Türkiye’ye karşı tehdit edici sözler sarf edebilirler. “Mavi”, “sarı”, “turuncu”  kitaplar ve gazeteler yayınlanıp onları lanetleyebilir. Her mezhepten din adamları kiliselerde suçluların cezalandırılmaları için dua edebilirler. Bütün ülkelerin basını korkunç tanımlar ve detaylarla ve tanıkların ifadeleriyle dolu olabilir…  Ne derlerse desinler… İş işten geçmiştir ve sözcükler Arap çöllerine saçılmış cesetleri yeniden canlandırmayacak, harap olmuş kalpleri onarmayacak, şimdi bomboş kalmış vatanın nüfusunu geri getirmeyecek. Türkler ne yapmaları gerektiğini biliyorlardı ve yaptılar (Bu paragrafta da hayli çarpıtılmış: “Bırak, bundan sonra uygar dünya Türklerin ifade edilmesi zor kötülükleri karşısında sarsılsın. Parlamentolarda ve sivil toplantılarda devlet adamları katil Türkleri tehdit etsin. “Sarı”, “mavi” ve diğer renklerde kitaplar yayımlansın. Her türlü dinin mabetlerinde rahipler zalim Türklerin cezalarını bulmalarını dilesin. Dünya’ basını korkunç tasvirler ve tanıkların anlatılarını yayımlasın. Bütün bunların ne anlamı var? Gereken yapılmıştır ve Arabistan çöllerine saçılmış cesetleri sözcüklerle diriltmek, yıkılan evleri ve boşaltılan ülkeyi sözcüklerle kurtarmak imkânsızdır”).

1915’in ikinci yarısı ve tüm 1916 yılı bizim için bir umutsuzluk, çaresizlik ve yas dönemiydi. Mülteciler, o holokosttan sağ kurtulmuş herkes, on binler ve yüz binler olarak Rus vilayetlerini dolduruyorlardı. Aç, çıplak, hasta, dehşete kapılmış ve çaresiz insan selleriydiler, köy ve şehirlerimize akın ediyorlardı. Zaten harap ve açlık çeken bir ülkeye gelmişlerdi. Birbirleri üzerine yığılmışlar, gözlerimizin önünde, kapı eşiklerimizde hastalıktan ve açlıktan ölüyorlardı (Kitaptaki çeviride birtakım eklentiler ve en önemlisi de ‘Holokost’ sözcüğüne getirilen sansür şöyle: “1915 yılının ikinci yarısı ve 1916 yılının tamamı bizim için genel bir yas dönemi oldu. Van, Eleşkirt, Basen mültecileri, kıyımdan kurtulabilmiş olanların tamamı; onbinlerce, yüzbinlerce kişi gelip Rusya’nın Ermeni kazalarına doldular. Aç, çıplak, hasta ve korku içindeki insanlar köylerimize ve şehirlerimize doldu. Bu aç kitle, kendisi ekmek bulamayan bir ülkeye gelmiş bulunuyordu. Güçsüz, hasta, dermansız mülteciler açıkta kalmıştı. Şirak ve Ararat vadileri muazzam bir hastaneyi andırıyordu; buralarda binlerce Ermeni bizim gözlerimiz önünde, eşiğimizin hemen yanı başında açlıktan ve hastalıktan ölmekteydi”).

Ve o kıymetli canları kurtarmayı başaramadık. Öfke ve korkuyla, suçlular aradık ve hemen bulduk: Rus hükümetinin düzenbazca politikalarıydı suçlu olan.  Mantıksız insanlara has politik olgunluktan yoksun zihinlerle bir uç noktadan diğerine savrulduk. Dün Rus hükümetine inancımız ne kadar mesnetsiz idiyse, bugün onları kınayışımız da o kadar kör ve temelsizdir.

Olağanüstü bir zihinsel sapma ile, bir siyasî parti olarak, Davamızın Ruslar için tesadüfî ve önemsiz bir safha olduğunu, dolayısıyla, gerektiğinde bir an bile tereddüt etmeden cesetlerimizi ezebileceklerini unutuyorduk.

[Bu bölüme nereden çıktığını bulamadığım birkaç paragraf sıkıştırılmış: “Rusların kasıtlı olarak ağır davrandığı, kararsızlık sergilediği; yerli Ermenileri kesmek için Türklere gerekçe ve imkân sağladığı söyleniyordu. Güya Ruslar, Ermenistan’ı boşaltmak ve ileride oraya Kozakları yerleştirmek için böyle davranmışlardı. Kont Lobanov-Rostovski’nin herkesçe bilinen ‘Ermenilersiz Ermenistan’ projesi gerçekleştiriliyormuş.

Yalnız halk değil, partimiz ve aklı başında yoldaşlarımızın birçoğu da böyle düşünmekteydi.  Biz, Rus hükümetinin izlediği çizgiyi açıklamak için mutlaka bir Ermenisiz Ermenistan projesinin olması gerekmediğini; onun planlarında Türkiye Ermenilerinin savunmasını her ne pahasına olursa olsun üstlenmek gibi bir hususun yer almadığını anlamak istemiyorduk. Böyle bir plan elbette yoktu. Biz sadece kendi isteklerimizi Rus hükümetine de mal ederek, onu ihanetle suçlamaktaydık.

Tabii ki bizim gönüllü birlikler Van ile Muş’u bir an önce ele geçirmeye çalışıyorlardı. Oraya Ermenileri kurtarmak için gidiyorlardı. Oysa Rus ordu birlikleri Ermeni gönüllülerden oluşmuyordu ve farklı amaçları vardı. Onlarda görülen ve bizim ihanet olarak değerlendirdiğimiz yavaşlık ve kararsızlık, Rus komuta kademelerinin olağan zafiyetiyle (ki bu tür zafiyet örnekleri diğer cephelerde de çok sayıda görülmüştür) ya da tarafımızca bilinmeyen genel askeri koşullarla açıklanabilir. Bu olay fevkalade özgün ve gayet ilginç olup, özel olarak ele almamızı gerektirmektedir”].

Koşulları bilmediğimizi söylemiyorum. Tabii ki biliyor ve anlıyorduk ve bu yüzden durumu açıklamak gerekli olduğunda başladık. Ancak, kalbimizin derinliklerinde, bu sözcük oyununun tam anlamını kavrayamadık; bildiklerimizi de unuttuk ve davamızın Büyük Savaş’ın ağırlık merkezi, nedeni ve amacı olduğu gibi sonuçlar çıkardık. Ruslar ilerlerlerken, bilinçaltımızın derinliklerinden bizi kurtarmaya geldiklerini söyleyip durduk ve çekilirlerken de, katledilmemize imkân vermek için geri çekildiklerini söyledik.

Her iki halde de sonucu, amaç ve niyet bağlamında yanlış yorumladık. Rus ihanetinin kanıtlarını aradık ve elbette bulduk da  –tıpkı altı ay önce aynı Rusların inkârı mümkün olmayan yardımseverliklerinin kanıtlarını bulduğumuz gibi. Şanssızlığımızdan yakınmak ve talihsizliğimiz için harici nedenler aramak..–  bu da, Taşnak’ın da kurtulamadığı ulusal psikolojimizin karakteristik yönlerinden biridir.

Birileri, Rusların bize karşı cömertçe davrandığı inancında manevî bir teselli bulduğumuzu düşünebilirler (sonradan suçlanma sırası Fransızlara, Amerikalılara, Britanyalılara, Gürcülere, Bolşeviklere –tek kelimeyle tüm dünyaya– gelecekti). Birileri, bu kadar naif ve öngörüsüz olduğumuz için, kendimizi böyle bir pozisyona soktuğumuzu ve bize ihanet etmeye, bizi katletmeye çok istekli birine izin vermenin ve başkalarının bizi katletmesine izin vermenin büyük bir erdem olduğunu sandığımızı düşünebilirler (Bu son cümle de kitapta “Sanki saf ve uzak görüşlü olmamamız bir kahramanlıktı; ve sonunda öyle bir duruma düştük ki, isteyen herkes bizi kolayca atlattı, ihanet etti, kesti ve başkalarının kesmesine imkân verdi” biçiminde çevrilmiş).

 

***

 

İşte buraya kadar olan bölüm Kaçaznuni’nin Anadolu Ermenilerine yönelik soykırım, katliamlar ve Taşnaksutyun’a atfettiği hatalarla ilgili düşüncelerini içeriyor. Bundan sonrası ‘Bağımsız Cumhuriyet’, ‘Paris Memorandumu’, ‘Istırap başlıyor’ ve ‘Gelecek’ başlıkları altında Rusya’nın kendilerini nasıl yarı yolda bıraktığına; 1917 Devrimi’ni nasıl karşıladıklarına; Ruslar,  Gürcüler, Azerilerle ilişkilere; Azerbaycan’ın Türklerle birleşerek Bakü’ye girme arzu ve çabalarına; Türk birliklerinin Gümrü’ye kadar ilerleyişlerine; barış görüşmelerine; bağımsız devlet olmaya giden sürece; ilk koalisyon hükümetlerine dair bilgiler verdiği ve son olarak da rapora adını da veren  ‘artık yapacağı bir şey yok’ diyerek Taşnaksutyun’un varlığını kesin olarak sona erdirmesi gerektiğine olan inancını dile getirdiği yakınma ve önerilerle dolu.

Sonuç itibariyle, kapağında bir soykırımın yapılmadığının kanıtı olduğu yazılı, ancak içinde ülkede bir tek Ermeni kalmadığına dair onlarca cümle bulunduran bu kitapçığı okuyup da, Kaçaznuni’nin ‘soykırım yoktur’ dediğini çıkartmak imkânsızdır.  Çünkü Kaçaznuni “soykırım olmamıştır ve/veya Türkler haklıdırlar”’ gibi şeyler değil tam aksini söylemiştir raporunda.  Ayrıca raporun geri kalan kısımlarında da, “Is it necessary to repeat again the new conditions? Here they are: Turkish Armenia does not exist anymore; half the armenian people have been massacred, others are dispersed in the four corners of the world, the other half is homeless and bleeding, in need of long rest and recuperation;  the Armenian Republic is united with Communist Russia as an autonomous state; to separate our State from Russia we cannot, even if we wish — and we must not wish it, even if we were able to do so…”  paragrafı “Yeni koşulları tekrar etmek gerekir mi? Bakalım nelermiş: Türkiye Ermenistan’ı artık yok; Ermeni halkının yarısı katledildi, diğerleri dünyanın dört bir yanına dağıldı, diğer yarısı uzun uzun dinlenme ve iyileşme ihtiyacı içinde evsiz ve kan ağlıyor; Ermenistan Cumhuriyeti, Komünist Rusya ile özerk bir devlet olarak birleşmiş; devletimizi Rusya’dan ayırmayı istesek bile yapamayız — ve yapabilseydik bile istememeliyiz…” diye çevrilmesi gerekirken, “Bu yeni koşulların neler olduğunu bir daha tekrarlamaya ihtiyaç var mı? İşte onlar: Artık Türkiye Ermenistanı diye bir şey yok. Büyük Avrupa devletleri bizleri defnettiler. Ermeni halkının yarısı kan kaybetmiş ve talan edilmiştir, uzun bir dinlenmeye ihtiyacı vardır. Ermenistan Cumhuriyeti, özerk bir bölge olarak Sovyet Rusya’yla birleşmiştir; devletimizi Rusya’dan koparamayız, çok istesek bile bunu yapamayız ve yapabilecek olsak bile istemememiz gerekir” biçiminde çevrilmesi örneğindeki gibi hem ‘Ermenilerin yarısının katledilmesi’nin uçup gitmiş olması, hem de suçun Avrupa devletlerine yüklenivermesi gibisinden daha pek çok kasıtlı tahrifat var.

Üstüne üstlük kitabın hazırlayıcıları, Kafkas Ermenileriyle Anadolu Ermenileri arasındaki pozisyon farklılıklarını da görmezden geliyorlar. Bu ciddi bir mantıksal sapma/saptırmadır.  Bunun dışında bazı Ermenilerle Rusların arasındaki işbirliği zaten bilinen bir şeydir. Ancak bu Ermenilere kızıp da kendi tebasını, üstelik yüzyıllarca millet-i sadıka diye anılan bir halkın soyunu kazımaya çalışmayı inkâr etmek ya da savunmak ya da ‘bugün olsa yine yapardık’ diyebilmek fikir özgürlüğü değil insan dışı zihniyete sahip olmak demektir.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.