Mavri Thalassa

BİZİM BURALARDA HOMEROS’UN TÜRK OLDUĞUNU YÜZSÜZ VE SİNSİCE İDDİA EDEN BİR RESMİ TARİH VARDIR

Suskun halklardan halkların ortak sesine kendi bakışımızla tarih yazmak…

HaralambidisMihalis Haralambidis

Sümer Kralı Gılgamış Efsanesi, tarihsel bölgemizden, Küçük Asya ve Mezopotamya’dan çıktı. Mitlerden akıla geçiş, mitolojiden tarihe geçiş burada yaşandı. Tarih yazımının babası Herodot burada doğdu, burada etkin oldu. Ancak buna karşın, bu coğrafyanın tarihi yoktur.

Buralarda bir dönem hatıralara hükmeden, cinler-perilerdi. Bugün ise burada hakim olan hatıralardaki boşluktur. Burası, hafazının kaybedildiği amnezi coğrafyasıdır. Homeros olsa, denizkızları kazandı derdi. Dünyanın hiçbir yerinde, burada olduğu kadar tarihte çarpıtma yoktur. Meksika’da veya Güney Amerika’da hiçkimse Azteklerin veya İnkaların büyük şairinin bir Fransız ya da İspanyol olduğunu iddia edemez. Ancak bizim buralarda Homeros’un Türk olduğunu yüzsüz ve sinsice iddia eden bir resmi tarih vardır.

Bizim buralar, birçok halkın birçok dinin ve çok sayıda dilin olduğu bir bölgedir. Sadece tek bir değil, birçok rengin, homojenliğin yerine heterojenliğin hakim olduğu bir bölgedir. Ancak yüzyılı aşkın süredir, özellikle de son zamanlarda, tekilliğin hakim sürdüğü bir yere dönüştü.

Halkların ve medeniyetlerin azalması, yok olması hızla devam ediyor. Birbiren paralel süreçler!

Dünyanın her yerinde, her insan kendi memleketinde doğar, orada büyür ve ölür. Ancak burada insanlar Van’da, İzmir’de, Trabzon’da, Edirne’de (Adrianopel) ve Diyarbakır’da doğuyor ve Buenos Aires’te, Marsilya’da, New York’ta, Pire’de, Düsseldorf’ta veya Berlin’de ölüyorlar…

Dünyanın diğer bölgelerindeki dönüşüm politik diyalektik olarak, bazen şiddet yoluyla da olmak üzere, feodalizmden kapitalizme, totalimden demokrasiye doğrudur. Böylelikle de halklar ve uluslar, ulus devletler, medeni dünya, burjuva demokrasisi olarak geliştiler. Burada ise kadim halklar –Ermeniler, Rumlar, Asurlar, Aramiler- yok oldu, toplumsal sınıflar yok oldu. İnsanlar fiziksel ve biyolojik imhayla yok edildiler. Demokrasi hiçbir vakit gelmedi, burjuvazi oluşmadı. Bunun yerine totalizm geri döndü ve insanlar tebaa olarak kaldılar.

Trajik olan, 20. yy., bölgemizdeki halklara dönük ilk soykırımın sosyal ve politik boyutudur. Avrupa’da 20. yy, şiddet aralıkları içermektedir. Bizim buralarda ise yüzyılın tümü şiddetle geçti. Bu durum 21. yy’da da devam ediyor.

bougu12

Homeros’un ile Türk olduğunu iddia etmek nasıl bir resmi tarih zihniyetidir?

Bu vahşi, zalimane ve anormal tarih akışı, bölgede küçük insani kayıplara neden oldu. Sağ kalabilen insanlar, vatansız halklar, diaspora halkları, mülteci halklar olarak tanımlandılar. Avrupa’nın ve Türkiye’nin diplomatik diliyle göçmenler olarak tanımlanan en son mülteci halk, Kürtlerdir. Türk SS’lerinin yarattığı depremle, benim “dört bin Guernica” (Picasso’nun ünlü bir tablosu-ç.n.) olarak tanımladığım dört bin köy yerle bir edildi. Bu defa sağ kalanlar Ararat’a (Ağrı Dağı) değil, İzmir’e, İstanbul’a, Berlin’e, Amsterdam’a kaçtılar. Ancak hiç kimse bu depremin sözünü etmedi.

Bölgemizdeki halkalrın fiziksel imhasını, zihinlerinde yaratılan tahribatları, hafızalarının ve seslerinin yok edilişini izledi. Jeopolitik doktrinler ve devlet mantığı, sistematik olarak suçların üzerini örtmek ve bunları unutturak üzerine çalışıyor. Halkların trajesini suskun halklara dönüştürmek için NATO doktrini “Türkiye’nin entagrasyonu” ve “İttifak partnerleri arasında dayanışma” adı altında, Yunanistan’da on yıllar boyu Pontosluların, İyonyalıların, Kapadokyalıların yanı sıra Trakyalıların hafızaları çalındı. Onlarca yıl boyunca sadece solcuların kitapları değil, aynı zamanda söz konusu tarihsel bölgelerle ilgili kitaplar da yasaklandı.

Böylelikle, Yunanistan açısından İyonya’nın adı ve anlamı, iki futbol takımıyla “Paniions” ve “İonikos”la sınırlandı.

Herkül, Herodot, Thales’in (Eski Yunan filozofo-ç.n) Milet’i (Ege’de Antikçağ Yunan kenti-ç.n.), ayrıca ilk kent mimarı İppodamos da bu durumdan pek mutlu olmazlardı. Ancak bu sadece Yunanistan’ı ilgilendiren bir mesele değildir. Sorun tüm insanlığın sorunudur. Dünya medeniyeti, felsefesi, mimarisi, eğer İyonya boyutu yok sayılırsa, bundan dolayı epeyce yoksullaşacaktır.

Yunanistan ve Türkiye arasındaki fark, Yunanistan’da devlet kendini ulusun karşısına koyarken, Türkiye’de totaliter, ırkçı bir rejimin başka halkları, onların memleketlerini ve coğrafyasını yok ederek, bir ulus yaratma çabasında olmasında yatmaktadır.

Son yıllarda Nürnberg’deki randevularını kaçırdıktan sonra suskunluğa bürünmüş olan halklar, mezarlarından kalktılar ve hafızalarını ve kendi seslerini talep ediyorlar. Tarihe, cofrayaya ve politikaya geri dönüyorlar. Sesleri, varlığa dönük bir çığlık, adalete dönük bir talep ve diyalog arayışı… Bu çığlık insanlık için erkekleri ve kadınları, sınıfları ve halkları, ülkeleri kurtarmaya dönük. Kurbanlar için olduğu kadar, onları kurban edenler için de!

Hatıralara dönük talp, bizler insan varlığı olarak kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve nereye gittiğimizi bilelim diye, insanlık aidiyetine dönük bir uyarıdır. İleriye doğru mu yoksa geriye, barbarlığa doğru mu hareket ediyoruz? Yalnızca başkalarının anısına saygı duyarak, sadece hatıralar aracılığıyla bölgemizde yaşam ve demokrasi kurulabilir. Hatıraların eksik olması ya da tahrif edilmesi durumunda sürekli bir gerginlik, tarihle, sosyal çevreyle, diğer halklarla, doğal ve normal olan her şeyle çatışma halinde bir insanlık algısı oluşturulur. Burada söz konusu olan sadece patolojik Türk Devleti değil, aynı zamanda Türk toplumunun da bizatihi kendisidir.

Bellek olmadan Küçük Asya, Andolu ve Mezopotamya ölüdür. Unutmak ölümdür. İşlenen ya da işlenecek olan suçlar, kuruluşlar tarafından tanınmamıştır ya da büyük çabalar ve gecikmeli olarak tanınmıştır. Suçlar cezasız kalmıştır. Süregelen suçların bitip tükenmeden tekrarlanmasının nedeni işte budur. Eğer yeni yüzyılda da cezalandırılmazlarsa, o zaman ilelebet öyle kalacaktır.

Bu nedenle de halklarımızın ortak sesi, cezasız bırakmaya karşı bir sesi temsil etmektedir. Çünkü cezasız bırakma, barbarlığı, bu topraklardaki insanlık doğasının kaybını, hem kurbanlarda hem de onları kurban edenlerde beslemektedir. Cezasız bırakma, Türk toplumunu hiçbir değerinin bulunmadığı Ortaçağ’a mahkum etmektedir ve bu tutumuna son vermesi, Türk toplumunun, insan yaşamının, bireyin kolektif grupların değerini, halkların, dün Ermenilerin, bugün Kürtlerin yanı sıra tutsakların halklarını tanıması durumunda demokratikleşme anlamına gelecektir.

Yunan cuntacılar ve CIA ajanları, ulusal yasalara göre cezalandırıldılar ve bunlar içinden hala hayatta olanlar,  işledikleri suçların cezasını hapiste çekmekteler. Ancak onalrın uyguladıkları şiddetin ölçüsü, Kemalist generallerin yaptıkları ile kıyaslanacak olursa, devede kulak kalır. Generaller, Güney Amerika cuntacılar ve onların Pinochet’den Kissinger’e kadar üsleri, aynı zamanda da Arjantin’deki 30 bin kaybın sorumluları cezasız bırakmaya karşı gelişen güçlü bir harekete tosladılar. Bu hareketin çok sayıda baş aktörü var. Sözkonusu olan Güney Amerika sivil toplumudur. Söz konusu olan uluslararası sivil toplumdur ve Avrupa’nın yasa yapıcı dünyasının etrafındakilerdir. Halklarının ve özgürlüklerinin uluslararası ligini koordine etmeye yönelik kuruluşlardan biri olan Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi, Güney Amerika’nın birçok başkentinde yapılan bir dizi oturumda, cezasız bırakma suçunu denetledi.

İnsani yasalar, uluslararası toplumun yasaları, bu zamana kadar Türk devlet sınırlarından içeri geçemediler. Bunu artık aşmak zorundalar Suçlular bilinmektedir. Bunlar, Mustafa Kemal, Evren, Ecevit, Karadayı, Kıvrıkoğlu’ndan kurnaz ve sinirli Bakan Cem’e kadar, tümüdür. Bunlarda cisimleşen kültür ve ölüm uygarlığı cezasız kalmamalı. Halklar uygarlığın zaferini ve ölümün her türüne karşı yaşamı istiyorlar.

Geçenlerde İtalyan devlet televizyonunda, Gulag kamplarını hatırlatan Türkiye’deki hapishanelerle ilgili bir program yayınlandığına hayretle tanık oldum. İtiraf etmek gerekir ki, Yunanistan’da böyle bir şey Türk hassasiyeti dikkate alınarak, yasaklanırdı.

Carla del Ponte bu vahşet karşısında, Türkiye ile ilgili uluslararası bir mahkemenin zorunlu olduğunu itiraf ediyordu. Benim düşünceme göre, uluslararası bir ceza mahkemesi halklar açısından, insanlar açısından adaletin büyük bir zaferi olurdu, yaşamın, ölüm üzerindeki zaferini ilan ederdi.

Bölgenin kadim halklarının yeniden kazanılmış olan sesleri, şiddet çizgisinin bölgede sürekli artışına ve yayılmasına izin veren ideologların ve kuruluşların tespitlerine ve analizlerine de damgasını vuruyor. Ölümün jestinin ifade ettiği bu şiddet eğrisi sultanlarla başladı, Jön Türkler ve Kemalistler tarafından nihayete erdirildi. Bilindiği kadarıyla bu halklardan bazıları, özellikle de Rumlar, Nazizim sayesinde ırkçılığı, ölümün ideolojilerini öğrendiler. Yunanistan’da Nazizme karşı en güçlü direniş hareketlerinden biri oluştu. Ancak aynı halk, ırkçı ölüm ideolojisini, Kemlistler aracılığıyla da öğrendi. Fakat bu gerçeklik, Yunanistan’da inkan edilmekte ve bir kenara itilmekte.

“Iırkçı ve totaliter ideolojiler olarak Nazizm ve Kemalizm arasındaki benzerlikler” konulu uluslararası bir sempozyum yapılabilseydi, bunun bölgedeki tüm halkların özgürlüğüne katkısı olurdu.

Türk toplumunu yıkıma uğratan, yabancılaştıran ve aşağılayan, Mustafa Kemal’e tapınmaya da böylelikle bir son verilirdi. Bölgenin yerli halklarının tarihe geri dönüşü, batı denilenlerin söz konusu suçlara ortaklığını ve iki yüzlülüğünü teşhir etmek anlamına geliyor. Tarih bize, bu bölgenin halklarının gerek haçlı seferlerinin gerekse kutsal savaşların bedelini ödemek zorunda kaldıklarını öğretmektedir. Tarih, dış güçler tarafından bu yönde kışkırtılan sultanların, bölgenin normal gelişini engellediklerini öğretmektedir.

Batı, geçmişte Kemalist düzeni allem etti, kallem etti kendi çıkarları için maskeledi. Ancak halklar bunun ne anlama geldiğini bilmekteler. Bugün yeni Kemalist düzen, ABD adına Avrupa’nın rehaveti ve seyirce kalması sayesinde yeni yeni mezarlar ve yeni “Gulaglar” yaratmaktadır. Bu noktada Sovyet ve Kemalist “Gulag”larda tutsak edilenlerin tanıklıklarını dayanak alabilir ve kıyaslamasını yapabiliriz.

Şiddetin ve ölümün bu tekrarı, dünya medeniyetine karşı arsızca bir haddini bilmezlik oluşturuyor. Onlar olmadan çok yoksul kalacakları bu halkları Avrupa ve ABD, sadece yarı yolda bırakmadılar, bilakis ırkçılığı bölgenin halklarına karşı kullandılar ve hala kullanıyorlar. Tarihi gerçeklik şudur: “Hybris” (Rumca suç/cinayet taşkınlıkları) 1204 yılında başladı.

“Yeni Şark Sorunu”nda ölümün değil, yaşamın uygarlığını söz konusu eden halklar olacaktır. Avrupa’da şu sıralar tarihin yeni sokaklarına işaret eden halklar olacaktır. Avrupa’da şu sıralar tarihin yeni sokaklarına işaret eden örnekler bulunuyor. Halklar, uygarlıklara, dinlere, bölgesel etnik kimliklere saygı duyan, yeni bir devlet anlayışı bağlamında Baskça adı Donosti olan San Sebastian ya da Katalonya’nın Barcelona’sı ile neden Diyarbakır –Kürtçe Amed- Trapesus (Trabzon), Antakya da aynı kaderi paylaşmasın? Neden gelecekte halkları yaşayan uygarlıklar olarak onore etme yeteneğinden yoksun hale gelelim ve bunun yerine artık yokmuş olan İyonya’nın, Trabzon’un, Amed’in, Kars’ın müzelerde kalan medeniyetlerine hayranlık duyalım? Neden bu tarihi bölge, tıpkı geçmişte olduğu gibi kültürel zenginlikteki birçok varlığıyla değil de bunun yerine Bayrampaşa, İzmir, Amed gibi “zindanlarıyla” gündeme gelsin? Çok çeşitlilik, halkalrın birçok rengi ve uygarlıklar, homojenleştirmenin tıpkı “yukarıdan küreselleştirme” ilanında olduğu gibi totalter kalıplarına karşı isyan etmenin koşullarını yaratmaktadır. Bu “çok renklilik” olmadan bu bölge, küreselleşme çağında varlığını koruyamaz. Kemalist totaliter homojenleştirme, Troya atını oluşturmakta ve bölgenin tarihi kimliklerine son darbeyi vuracak olan da küreselleşmenin totaliter biçimine götüren dehlizdir. “Mc donaldlaştırma” Rum salatasını, çoban salatasını, yoğurdu aşacaktır.

 

Ancak ulusal kimliklerin gelişecekleri saha sadece Anadolu ile sınırlı değildir, bilakis, Avrupa’yı ve hatta Almanya’yı, Berlin’i bile kapsamaktadır. AB bunu sadece iddia edeceğine AB topraklarında yaşayan mülteci diasporasının ulusal kimliklerini tanımalıdır.

Birkaç yıl önce Diogones ve Strabon ile aynı dili konuşan Pontoslu bir müezzin, “Çocuklarımın kendi dilimizi öğrenmesini istiyorum” diyordu. İster Hristiyan isterse Müslüman olsun, kim onun inançsız olduğunu söyleyebilir, bunu yapmasını yasaklayabilir?

Bugün buradan, bu şehrin kurumlarına bir itirazda bulunmak istiyorum. Onların demokratik geleneklerine yönelmek ve bu kadi halkların kimliklerinin, dillerinin öğretildiği ve aktarıldığı okulların kurulmasını talep etmek istiyorum. Bir kent için büyük bir onur olurdu bu. Avrupa’da yaşayan Pontos Müslüman kızların ve oğlanların alındığı Rum okullarının Avrupa’da inşa edilmesini talep ediyorum. Pontoslu müezzinle karşılaştığım kentin adını bilinçli olarak anmadım. Çünkü Demokratik Arupa’nın kalbinde yaşayan halklar, Türk Devleti’nin terörizminin de aynı şekilde hedefi oluyorlar. Bu halkların büyüklüğü, hala maruz kaldıkları yaşanan acılara ve şiddete rağmen “göze göz” olarak ifade edilen, intikamın etik dışı mantığına teslim olmamalarında yatmaktadır. Çünkü bu, bir zamanlar kutsal şehirlerde olduğu gibi hepimizi körleştirirdi.

Halklarımız, dün olduğu gibi bugün de barışta, karşılıklı kabul ve halklararası saygıda ısrarcılar. Özellikle de Yunan ahlakı ve masumiyeti olarak adlandırmak istediğim şeyden gurur duyduğumu itiraf etmeliyim. Ancak bu ahlak ve masumiyet, askeri hapishane adası İmralı’da tutulan Abdullah Öcalan vakasından dolayı bir grup zavallı insan  ve liyakatsiz valiler tarafından sekteye uğratıldı. Yunan halkı tam bunların görevden alınması için harekete geçmişken, Kosova’daki bombalar imdatlarına yetişti. Onların görevden alınması, Yunan prestijini ve ülkenin içine düştüğü durumu toparlayacaktı. Ancak, Pontos ve İyonya’daki kılıçtan geçirmeler, Kapadokya ve Trakya’daki vanşetler veya İstanbul, İmroz, Bozcaada’daki ırkçı taşkınlıklar yaşandığında, Yunanistan’daki Müslüman halka karşı misillemelerin meydana gelmemesinden dolayı gurur duyuyorum.

Trakya’daki Pontoslular, Pontos’da, Trabzon’da ve İstanbul’daki okullarda, Pontoslu öğrencilere dönük gerçekleştirilen davranışları öğrendiklerinde, bugün hala böyledirler.

Bu genç insanlar okulda, teneffüs sırasında  kendi aralarında eski Yunanca’ya en yakın olan Pontos dilinde konuştuklarından, terörize edilmekte ve dövülmekteler. Trakya’daki Pontoslar da Pontoslu entellektüellere ve Ynanistan üniversitelerinde öğrenim gören az sayıdaki öğrenciye dönük takibatlar ve terörize etmelerden haberdar oluyorlar. Kemalist Devlet’in mantığına göre Kazaklar, Kırgızlar ve Çeçenler Ankara ve İstanbul üniversitelerinde öğrenim görebilirler. Ancak Pontoslulara Atina’da öğrenim görme hakkı tanınmıyor, hatta seyahat hakkı bile. Buna rağmen Trakya’daki Rumlar Türklere karşı misilleme yapma duygusuna kapılmıyorlar. Çünkü tüm halkların kendi uygarlıkları ve dilleri üzerinde halkları vardır, hem Türklerin hem de Pontosluların. Bizler, suskunluğun halkları, bir insan varlığının ifade edebileceği en yüksek ve en temiz duygularla donanmış bulunmaktayız.

Çünkü son yıllarda Türk toplumunda, bölgenin demokraik geleceği için bizimle aynı ortak vizyonu paylaşan, açık ve dürüst konuşma partnerlerinin ortaya çıktığını tespit ediyoruz.

Yeni bir pasifizmin, evrensel hümanizme dayalı alametleri var.

Kendimizi sadece Yunanların ve Türklerin diğerlerine karşı olduğu değil, tüm halklar arasında dostluk ve barış için ortaya koyuyoruz. Ahlaki temeli İmralı’da, Türk Gulaglarında, Kemalist okulların barbarlığında yatan bu yeni sivil toplum, yarın Ararat’tan Olympos’a (Yunanistan’ın en yüksek dağı) kadar uzanan, kozmopolit bir demokrasiye dönüşebilir.

Çevremizdeki tüm iyiniyetli insanlara ne öneriyoruz? Şiddetle tanışmış olan insanlar ne öneriyorlar? Suskunluktan konuşmaya ulaştığımızı, kardeşliğin ve özgürlüğün sesine ulaştığımızı söylüyorlar. Ancak biz daha fazla şey öneriyoruz, halkalımızın benimsediği yaşam biçimiyle  uyum içinde olan bir şey? Birbirimize anlayışla yaklaşmak ve tarihi kendi bakış açımızla yazmak istiyoruz.

Kaynak:

TAKİBAT, TEHCİR VE İMHA

Osmanlı İmparatorluğu’nda 1912-1922 yılları arasında Hristiyanlara yönelik yaptırımlar

Derleyen: Tessa Hofmann

(Sayfa 303-312)