Mavri Thalassa

HATAY RUM ORTODOKS CEMAATİ VE RUM/HELEN GENÇLER

Aleksia Kotam

Bugün Türkiye’deki Rum Ortodoks Hıristiyanlardan bahsedildiğinde akla İstanbul’da yaşayan ve Rumca konuşan bireyler gelir. Oysa yaygın olan algının aksine Rum Ortodoks Hristiyanlara sadece İstanbul’da değil, İmroz, Tenedos ve Antakya civarında yaşayanlar da dahil. Günümüzde Antakya kökenli Rum Ortodoks Hıristiyanların sayısı Hatay ve Mersin’de yaşayanlarla birlikte sekiz bin kişi civarında. Etnik kökenleri konusunda farklı fikirlerin olduğu bu cemaat kimi zaman İstanbullu Rumlarla bir sayılır, kimi zamansa onlar için Arap Hıristiyan adlandırılması kullanılır. Tartışmasız tek gerçekse Antakya Rum Ortodoksların, İstanbullu Rum Ortodokslarla Lozan Antlaşması kapsamında aynı statüde yer alıyor oluşu. Bu bakış açısı dolayısıyla  ‘Rumlar homojen bir grup olarak ele alınırken, azınlıklar içerisindeki coğrafi farklılıklar yok sayılıyor.  Bu vesileyle Hatay Rum Ortodoks Cemaatini, doğrudan mensubu olan gençlerin tanıklığında tarihi ve bugünüyle tanıtmak istedik.

Hatay ve Mersin bölgelerinde yaşayan Rumların ilk göçü 1910’lu yıllarda 1. Dünya Savaşı zamanında çekilen yokluk ve sıkıntılar yüzünden Güney Amerika ülkelerine verilmiş. Bu göç dalgaları bütün 20. yüzyıl boyunca devam etmiş ve bölgeden ADB, Avrupa ve İstanbul’a olmak üzere toplu göçler yaşanmış.

Gayrimüslim vakıflarının temel belgesi olma niteliği taşıyan 1936 Beyannamesi, Hatay ilinin 1939’da Türkiye’ye katılması dolayısıyla orada bulunan vakıfları kapsamadığından, bu durum Antakya Rum Cemaatinin dinsel ve kültürel mirasını korumasına engel teşkil etti. Antakyalı Rumların İstanbul’da oluşturduğu tek kuruluş olan Antakya Altinözü Tokaçlı Köyü Derneği, bu sorun da başta olmak üzere ortak bir mirasın korunması için mücadele eden tek kurum olma özelliğinde.

Tokaçlı Derneği

2004 yılında kurulan Antakya Altinözü Tokaçlı Köyü Derneği’nin kuruluş amacı; İstanbul’a göç eden Antakyalı Rumların entegrasyon, dil ve ekonomik problemleriyle ilgilenmek. Günümüzde daha sosyal ve eğitimsel çalışmalara ağırlık vermiş durumda.

Geçtiğimiz yıl ‘Sivil Düşün’ adlı Avrupa Birliği Program’ından 15 bin liralık bir fon almayı başaran dernek, bölge sakinleri için bir Cneydo festivali düzenledi. Köyün ilk Arapça adı olan Cneydo, cennet anlamını taşıyor. Festivalin asıl amacı mesafeler yüzünden kopukluk yaşayan Tokaçlı Köyü sakinleriyle uzakta olan akrabalarını kaynaştırmak, yaşadıkları bölgeyi daha iyi tanımalarını sağlamaktı. Bunun yanı sıra çocuklar için de el becerilerini geliştiren etkinlikler yapıldı. Büyük bir şenlik olarak kutlanan Meryem Ana Günü’ndeyse proje kapsamında  köye ilk defa açık hava sineması kuruldu. Ancak dernek, hem maddi yetersizlikten hem de bürokratik sorunlardan dolayı bu yaz festivale ara vermek zorunda kalmış.

Dernek üyelerinden Rudi Yumurta, Tokaçlı Köyü Derneği’nin projelerini anlatırken, “O yaşlı insanların yüzündeki gülümseme, bazılarındaki göz yaşı, bizi tatmin eden asıl nokta oldu. En azından onlar için bir şeyler yapabildik” diyor. Sohbetimizin ilk durağı da kendisi oluyor.

Rudi Yumurta: ‘Bu düzen içerisinde Antakyalı olmak sözünün daha az dinlenmesi anlamına geliyor’

Bize biraz kendinden ve ailenden bahseder misin?

1988 yılında Ürdün’de doğdum. Biz üç kardeşiz, İstanbul’da yaşayan bir abim ve altı yıl önce evlenip Almanya’ya göç eden bir ablam var. Ailem 1994’te Antakya’nın Altınözü ilçesi Tokaçlı Köyü’nden İstanbul’a göç etti. İstanbul’a gelmemizin asıl nedeni, babamın orada bizlere iyi bir eğitim verememe kaygısıydı. Buradaki Rum Cemaati’nin aileme kucak açmasıyla babam bir Rum kurumunda çalışmaya başladı. Annem de 22 yıldır başka bir Rum kurumunda çalışıyor. Ben Zoğrafyon Lisesi’ni bitirdim. Lisans ve yüksek lisans eğitimimi Kadir Has Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra reklamcılık ve turizm alanında çalıştım. Ardından dijital pazarlama alanında kendi şirketimin temellerini attım. Lizbon’u kendimize merkez olarak seçtik. Bu hafta içinde de eşimle Türkiye’den ayrılıyoruz. Çocuğumun benim yaşadıklarımı yaşamasını istemiyorum. Nereli olduğunu birine anlatmak zorunda kalmak kadar itici ve üzücü bir durum yok. Avrupa’da bunun çok kimsenin umurunda olduğunu düşünmüyorum.

Anadilin Arapçaydı. Anadilde eğitimi önemli buluyor musun? 

Anadilin kişinin kimliğini ve kültürünü yaşatabilmesi için çok hayati bir önem taşıdığını düşünüyorum. Benim için yeni bir dil öğrenmek zorlayıcı bir süreçti, ama üstesinden geldim. Antakya Rumları Arapçayı gündelik dil olarak konuşsa da, bu dilde okuma ve yazma kabiliyetleri yoktur. Ayrıca bu dilin tarihsel süreçte Antakya’da konuşulmasının temel nedeni Osmanlı’nın Antakya’yı işgali. Antakya Patrikhanesi’nin Suriye’ye bağlanmasından sonra ‘Klasik’ Grek, Greko-Makedon ve Greko-Suriyeli olarak bilinen Helen kültürünü taşıyan Hristiyanların seküler bir yapıyı benimsemesiyle Kilikya bölgesinde (günümüz güney Türkiye’si) konuşulan Yunanca olan Koini de asimile olmuş. Bu süreçte Greko-Suriyeli okulların varlığı da tarihi kaynaklarda yer alıyor. İstanbul’da yaşayan ve kendi tarihinden bihaber olan kişilerin Antakya Rumlarına Arap yakıştırması yapmasını da bu konudaki cahilliklerine bağlıyorum.

Bir Rum Lisesi’ni bitirdin, anadilinde eğitim alamamak zor bir süreç miydi? 

Feriköy Rum ilkokulu mezunuyum, oradaki hocam benimle dersler bittikten sonra iki üç saat özel olarak çalışırdı. Rumcaya hakim olmamı sağlayan tek hocamdı. İlkokul zamanlarında ayrımı yoğun bir şekilde hissediyordum, zira o dönemde çocuklar ailelerinden duydukları lafları çekinmeden söylerlerdi. Bunlardan kafamda yer eden bazıları, ‘pis Arap’, ‘köylü’ gibi söylemlerdi. Başka bir dil öğrenmek tabii ki zor bir süreçti ama üstesinden geldim. Daha sonra eğitimime Zoğrafyon Rum Lisesi’nde devam ettim. Sınıfımda başka Hataylı Rum yoktu, okul içinde vardı. Benim için arkadaş olabilmenin kıstası aynı yerden gelmekten geçmiyordu.

Sana verilen eğitimden memnun kaldın mı? Neler farklı olsa daha iyi olabilirdi? 

Şimdi düşününce eğitim kalitesinin ne kadar yetersiz olduğunu daha iyi anlayabiliyorum. Şöyle bir anekdot paylaşmak isterim. Öğretmenlerimden biri babama şöyle demiş: “Bu çocuktan adam olmaz, sen bunu bir tornacıya falan ver, en azından meslek öğrensin.” Oysa ben üniversite bölümümü birincilikle bitirdim. Öncelikle ölçme ve değerlendirmeye tâbi tutulmayan eğitimci kadrosunun eğitimdeki başarı seviyesinde doğrudan rolü olduğunu düşünüyorum. Son 10 yılda, ilk 100’de, 1000’de, 10000’de kaç öğrencimiz var? Bir süre önce çok değer verdiğim bir eğitimcimizin eğitimdeki başarının düşüşünü Antakyalı çocukların varlığı ile açıklaması soruna çözüm değil, günah keçisi arandığını ve bu konuda yapılan tespitin ne kadar farazi olduğunu gözler önüne serdi. Fakat şu an olduğum kişi olmamı sağlayan okulumun da hakkını yok sayamam.

Herhangi bir Rum vakfına veya derneğine üye misin? Hataylı Rumların yeterince temsil edildiğini düşünüyor musun?

Rumvader’e üyeyim ve seçimlerine katılıp oy veriyorum. Ancak İstanbul Rumlarından bir kesimin Antakya Rumlarını vakıf malları için bir tehdit olarak görmesi de beni bu işlerden soğuttu. 3000 kişilik bir cemaat içinde 600 kişiden bahsediyoruz. Böyle bir paranoyaklık ve komplo teorileri dönüyor.

Açıkçası vakıflarımızın çok demokratik yapılar olduğunu da düşünmüyorum. Tüm kararların bir ağızdan çıktığı bir düzenden bahsediyoruz. Gidip orada fikrimi söylesem, doğrudan çöpe atılacağını bildiğim için zaman kaybetmek istemiyorum.

Ayrıca 16 milyonluk bir şehirde 81 ilden insan birlikte bir şekilde yaşayabiliyorsa, biz 3000 kişi yaşayamıyorsak, durup bir daha düşünmemizin vaktinin geldiğini düşünüyorum. Bu düzen içerisinde Antakyalı olmak sözünün daha az dinlenmesi anlamına geliyor. O yüzden zaten katılmıyorum cemaat işlerine.

‘Azınlık içinde azınlık olmak’ tanımı hakkında ne düşünüyorsun? 

Kesinlikle katılıyorum. Bunu ‘Azınlık Vatandaşları – Eşit Vatandaşlar’ Avrupa Birliği projesi kapsamında Antakyalı Rum bir papaz olan Yorgo Kasapoğlu çok güzel açıklamıştı. Ben bu durumu çıkar ilişkisi olarak değerlendiriyorum.  İstanbul Rumlarının çıkarına olan bir konuda Antakya Rumları var ama İstanbul Rumlarının çıkarına olmayan bir konuda Antakya Rumları yok sayılıyor. Antakya Rum Cemaati İstanbul’a göç ettiğinde, bu insanlara ortak dinden dolayı Rumlar tarafından iş verildi. Asgari ücretin altında daha cüzi bir miktara çalıştırılanlar da oldu. Ve maalesef bugünlerde “Benim masamı hazırlayan benimle nasıl aynı masaya oturur” mantalitesi geliştirdi Rum cemaatinin bir kısmı. Bir üstten bakma var. Biz kimsenin ne kültürel mirasını, ne de maddi mirasını tehdit etmeye geldik. Bu noktada eğer gerçekten üç bin kişilik bir cemaatin yok olmaması için çalışacaksak hep beraber çalışmalıyız, aksi takdirde yüz yıllık projeksiyonlar bin kişiden de az kalacağımızı ön görüyor.

Ketrin Köprü: ‘İnsanların etnik kökenini konuştuğu dile bağlamak çok anlamlı değil’

1988 yılında Antakya Samandağ ilçesinde doğdum. Liseyi orada okuduktan sonra İskenderun’da Mustafa Kemal Üniversitesi’nde iki senelik İnternet Gazeteciliği bölümünü bitirdim. İstanbul’a gelince farklı kurumlarda kısa dönemli iş tecrübesini edindikten sonra eğitimime devam etmek istedim. Rum vakıflarının yardımıyla İstanbul Aydın Üniversitesi’nde lisans eğitimimi tamamladım ve çeşitli gazetelerde çalıştım. Ardından Elpidoforos’un yardımlarıyla Beyrut’ta, Balamand Üniversitesi’ne Arapça öğrenmeye gittim. İstanbul’a tekrar döndüğümdeyse Uluslararası Göç Örgütü’nde mültecilerle çalışmaya başladım.

Bana sorulduğunda Antakyalıyım diyorum sadece, Hataylı bile değil. Tabii “İsmin neden Ketrin, annen mi yabancı baban mı?” gibi sorularla karşı karşıya kalıyorum. Ama bu gibi sorulara genelde büyük şehirlerde rastladım. Antakya’da bana bir kere bile “Adın neden Ketrin?” demediler. Orada her dinden insan var. Orada bir Alevi bir Hristiyan’ın yaşadığını ve adının Corç olduğunu biliyor. Bir Hristiyan da bir Alevinin yaşadığını ve adının Ali olduğunu biliyor. Kimse isimlere takılmıyor. Bu durum şimdilerde biraz değişti. Antakya daha karmaşık bir kültüre sahip oldu ama bu karmaşık kültür biraz hoşgörüden uzaklaştı.

Anadilimi sonradan öğrendim

Antakyalı olduğum için anadilim Arapçaydı, buna rağmen daha yeni yeni  bildiğimi söyleyebiliyorum. Arapça sadece çocukken, okula gidene kadar konuşulurdu. Tabii bazen yarı Arapça yarı Türkçe, Türkçeleştirilmiş Arapça ya da Arapçalaştırılmış Türkçe şeklinde. Böyle oluşmuş yerel bir dilimiz vardı. Kimse okuma yazma bilmezdi. Kilise Arapça kursları açmıştı ama pek fazla yayılamadı. Okula başlayınca Arapçayı yavaş yavaş unutmaya başladım. İki dili karıştırdığım için alay ediyorlardı. “Ne biçim Türkçen var” gibi laflar duyuyordum. Anneme şunu dediğimi hatırlarım, “Benimle Arapça konuşup durma, ben Türkçeyi düzgün konuşmak istiyorum. Zaten Arapça bir işime yaramayacak.” Ve okumamış olan annem de ısrarla bir dilin bir insan olduğunu ve ilerde pişmanlık duyabileceğimi anlatıyordu. Haklı da çıktı kendisi.

Bana etnik kökenin ne, yani Rum musun, Arap mısın diye sorulduğunda hâlâ net bir cevap veremiyorum. Lübnan’a giderken kendimi Arap Hristiyan olarak tanıtırdım. Ama oradaki din adamlarıyla yaptığım sohbetlerde onların içinde de bir çatışma olduğunu fark ettim. Bazıları Arap Hristiyan olduğumuzu savunuyor, bazılarıysa kökenimizin Rum olduğunu düşünüyor. İnsanların etnik kökenini konuştuğu dile bağlamanın çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Rumlar İstanbul’da olmalarından dolayı Rumca konuşuyorlar, orada Rum okulları var. Belki Antakya’da da vardı ve zamanla yok edildiler, bilmiyorum. Mesela dedemin nesli Fransızca biliyordu, Samandağ’ında eski bir Fransız lisesi, sokaklarında Fransız mimarisi var. Ortadoğu’daki olaylar yüzünden insanlar Arapları hep kötü olarak biliyor ve kendilerine Arap demek istemiyor. Ama Rum da diyemiyor, çünkü Rum’un ne olduğunu bilmiyor. Rum olunca ne olacak, bilmiyor.

Ötekileştirme hissediyorum

Biz azınlığın da azınlığıyız. Sayı olarak İstanbul Rumlarından fazlayız, buradaki Cemaati ayakta tutanlarız. Göç edenlerin her biri bir kilisede, bir okulda görev alıyor. Çocukları Rum okullarını dolduruyor, hâlâ aktif olarak faaliyet gösterebilmelerini sağlıyor. Buna rağmen İstanbul Rumları’nın Hatay ve Mersin’den göç edenleri ötekileştirdiğini hissediyorum. Bu hissimden dolayı da  fazla içlerine giremiyorum.

Rum Cemaatinde dil olarak Rumca etkin, ben de bilmediğim için iletişim kurmamız çok zor oluyor. Rumvader’e gidip oradaki etkinliklerden haberdar olmak istedim ama atılan mailler bile hep Rumca geliyor mesela. Keşke İstanbul’a daha küçükken gelmiş olsaydım ve bir Rum okuluna gidebilseydim, ama böyle bir şansım olmadı. Rumcaya çok merakım vardı, konsolosluğun kurslarına gidiyordum. Fakat o zamanlar Cumartesileri dahi çalışıyordum, ve dersler de hafta sonlarıydı. Bir süre sonra hiç gidememeye başladım. Fakat Rumca öğrenmek hâlâ aklımda var.

Arkadaşlığın etnik kimliği olmamalı

Rum arkadaşlarım yok pek. Bir ara merak salmıştım her hafta kiliseye gitmeye ama beklentimi karşılamayan tepkiler alınca, isteğim de azaldı. Ermenilerle daha çok denk geldim, çok fazla arkadaşım var. Türk arkadaşlarım da var tabii. Ben hiç arkadaşlarımı ayırmadım çünkü böyle bir yerde büyümedim. Çocukken en yakın arkadaşım Arap Alevisi’ydi ama ben bunun ne demek olduğunu bile bilmiyordum. Şu an en yakın arkadaşım Zaza, yani Kürt Alevisi.

Öte yandan Antakya her zaman çok kültürlü bir yer olmasına rağmen aileler hâlâ dinler arası evliliklere karşı çıkıyor. Mesela en azından Hristiyan olması bekleniyor. Açıkçası ben de kendi ailemde bunu yıkmaya çalışıyorum. Çünkü birbirimizle bir hayat birleştirip, bir ömür yaşayacak kadar çok değiliz. Bu kadar azın içinden kendine göre birini bulman çok zor.

Yani Yılmaz: ‘Rum Cemaati’yle aramızda ayrım yaratmaya çalışanları cahil olarak tanımlıyorum’

1992’de Büyükada’da doğdum. Dedem 1969’da İstanbul’a göç etmiş ve adada faytonculuk yapmış. Babam marangozdu. 90’ların başında maddi sıkıntılar nedeniyle ada hayatını sonlandırıp Tarabya’da bir vakıf evine yerleştik. Bir süre otogarda çalıştıktan sonra babam bir araç alıp Zapyon Rum Lisesi’ne servisçiliğe başladı.  Ev hanımı olan annemse serviste hosteslik yapıyordu. Zapyon Lisesi’nde okuduktan sonra Fatih Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nü bitirdim. Bir tekstil firmasında çevirmen olarak işe başladım.

Rum Cemaati’nin bir parçası gibi hissediyorum

Kendimi tanımlarken İstanbulluyum, aslen Hataylıyım diyorum. Adım Yani çünkü Hristiyan’ım, Rum Ortodoks. Bizde isimler azizlerden geliyor, bu durumda adım Ali ya da Mehmet olamayacağına göre, ismim İoannis azizinden geliyor. Zamanında dedemin kimliğinde Hristiyan değil, Rum Ortodoks yazarmış. Ben de hâlâ bu tanımı kullanıyorum. Zaten kendimi de Rum Cemaati’nin bir parçası gibi hissediyorum. Aramızda ayrım yaratmaya çalışanları da cahil olarak tanımlıyorum. Yine de bazen bir ayrım yapıldığını anlıyorsun. Mesela daha yeni ortaya çıkan şu vize konusu; konsolosluğun kendisi bölmeye çalışıyor bizleri. Anneme “Sen kendini nasıl tanımlıyorsun” diye sordum. “Babam Rum Ortodoks derdi, ben de öyle diyorum, ayrım yapmıyorum” dedi. Takım tutmak gibi bir şey. Ailen Galatasaraylıdır diye sen de Galatasaraylı olursun.

Anadilim Arapça 

Anadilim Arapça. Bir Yunan atasözü der ki, “Annenin sana ninni söylediği dil senin anadilindir”.  Annem de bize Arapça ninni söylerdi. Benden 15 yaş küçük bir kardeşim var, ona Arapça ninni söylerdi mesela. Bizim evde genellikle Türkçe konuşulur, Arapça da konuşulur tabii. Ebeveynlerimiz Rumca bilmez, biz de ne zaman bir şey saklamak istesek abimle Rumca konuşurduk. Zaten Arapça sadece konuşmayı biliyoruz.  Hatay’ı seviyorum, orada küçük bir köyün içindesin. Tokaçlı köyünde herkesle tanışıyorsun. İstanbul’da mesafeler yüzünden görüşemediğin herkesle vakit geçiriyorsun.  Ailem her yaz mutlaka gider ve 3 ay kalır. Babam tarımla uğraşmayı çok sever, orada evi, tarlası, traktörü var.

Çocuğumu Rum okuluna yollamam

Zapyon Rum Lisesi’ni bitirdim. Zaten babam okulun servis şoförüydü. Rum okuluna gittiğim için memnunum, işimi oraya borçluyum. Ancak eğitim kalitesiyse yeterli değildi. Bunun net olarak nedenini bilmiyorum. Bana kalsa sistem de yanlış, öğrenci de yanlış, veli de yanlış. Toptan bir yanlışlık var gibime geliyor. En önemlisi öğretmenlerle sürekli okul dışında cemaat etkinliklerinde karşılaştığın için öğretmen-veli veya öğretmen-öğrenci ilişkisi kaybolabiliyor. Ben de ilerde Cemaatimizin ileri gelenlerinin yaptığı gibi daha kaliteli eğitim alabilecekleri bir okula yollamayı düşünüyorum çocuklarımı. Çünkü ben onlara Rumca öğretebilirim, ya da özel hoca tutabilirim. Bu durum eskiden farklıydı. Bir dil öğrensin, nasıl olsa eğitim alacak düşüncesiyle yollarlardı bizi.

Üniversite çoğu arkadaşım Müslüman’dı

Üniversiteye başladığım zaman çekingen biriydim. Fatih Üniversitesi dindar bir okuldu. Çoğu öğretmenim peruk takardı mesela, başta bu durumu çok garipserdim. Zamanla onların kendi dinine saygısından benim dinime de saygı gösterdiklerini fark ettim. Bu konuda herkes çok dikkatliydi. Sınıfta 60 kız vardı ve tek erkektim, her biriyle arkadaştım. Üniversite’de çoğu arkadaşım Müslümandı ama Ermeni arkadaşlarım da oldu. Arkadaşlarımı ayırt etmem, kız arkadaşımın da nereli olduğu önemli değil.

Vakıf işlerinde olmak için Rumca bilmek gerek

Rum cemaatinin işlerinde mümkün oldukça aktif olmaya çalışıyorum. Hiçbir vakfa üye değilim, çünkü bürokrasiyi sevmiyorum. İleride de etkili olmayı düşünüyorum, neden olmasın. Örneğin Tarabya Kilisesi’nin yeri bende ayrıdır, oraya hizmet etmeyi çok isterim. Zaten şu an seçim yapılamadığı için pek de demokratik işlemiyor vakıflarımız. Hatay Rumları olarak vakıf işlerinde çok aktif değiliz. Buraya göç eden neslin çoğunluğu Rumca bilmiyordu, bu da bence bir engel. Bir kilise yönetiyorsun, ayini anlamıyorsun, Despot konuşuyor anlamıyorsun, Patrik geliyor konuşma yapıyor anlamıyorsun. Sen neyi yönetiyorsun? Tabii bu benim kişisel fikrim, böyle düşünmeyenler de var.

Stefani Kılçıksız: ‘Rum Ortodoks’um sonuçta’

1993 yılında Hatay, Antakya’da doğdum. Henüz iki yaşındayken ailemle birlikte İstanbul’a göç ettik. Aslen terzi olan babam, Yeniköy Kilisesi’nde zangoçluk yapmaya başladı. Annem ev hanımıydı. Ben Fener Rum Lisesi’ni bitirdikten sonra Haliç Üniversitesi Amerikan Kültür ve Edebiyatı’na girdim, son sınıf öğrencisiyim. Mezun olunca formasyon alıp İngilizce öğretmeni olmayı istiyorum.

Önüme gelene söylemem

Ben herkese Hristiyan olduğumu söylemiyorum, nasıl insanlarla karışılacağını bilemezsin. Okulda arkadaşlarımla konuşurken söylüyorum. Yolda herhangi biri sorduğunda İstanbulluyum diyorum, zaten oldukça buralı gibi gözüktüğüm için başka bir şey sormuyorlar. Kendimi Rum cemaatinin bir parçası gibi hissediyorum, Rum Ortodoks’um sonuçta. Annemler Hatay’da olduğu için Rumcayı öğrenemedi. Buraya gelince de bizleri Rum okuluna vermek istediler.

Okulda ayrımcılık yoktu

Hatay’da doğduğum için anadilim Arapçaydı. Orada ailemle hep Arapça konuşurduk. Türkçeyi sonradan İstanbul’da öğrendim. Arapçayı anlıyorum, zor durumda kalsam kendimi anlatabilirim, ama rahat bir şekilde konuşamıyorum. Rum lisesini bitirdim ama evde Rumca konuşulmadığı için sadece arkadaşlarımla konuşabiliyorum. Şimdilerde bir de İngilizce eklendi. Ama kendimi en rahat Türkçe ifade ediyorum.

Anaokulunu Karaköy’de okudum, şu anda kapandı. İlkokula Arnavutköy’e gittim, sonra Fener Rum Lisesi’ne geçtim. Okuldaki çoğu öğrenci Hatay Rum’uydu. Verilen eğitimden yeterince memnun değildim. Üniversite sınavına yönelik bir eğitim verilmediği için çok başarılı sonuçlar elde edemedik. Mesela Matematik ve Fen derslerini tamamıyla Yunanca görüyorsun ama sana verilen üniversite soruları Türkçe oluyor. Ben çocuklarımı daha iyi eğitim alabilecekleri bir koleje göndermek isterim. Öyle bir maddi durumum yoksa Rum okuluna gönderirim, Türk devlet okuluna göndermem.

Yeni nesil daha aktif olacak 

Üniversite entegrasyonum zor olmadı. Birçok dinden arkadaşım var. ABD ve Avrupa’da eğitim görüp dönmüş birçok kişi var sınıfta. Çok açık görüşlüler, hiç sorun yaşamadım.  En yakın arkadaşlarımın çoğu Rum. Bunlar benim çocukluk arkadaşlarım, konuşacak çok ortak şeyimiz var. Fakat arkadaşlıklarım arasında ayrım yapmıyorum, pek çok Müslüman arkadaşım da var.

Antakya Tokaçlı Derneği Gençlik Kolu’na üye oldum. Genel anlamda Rum azınlık gençlerini bir araya getirmek için etkinlikler yapmaya çalışıyoruz. Yeni kuşak çok sık görüşemiyor ve birbirinden kopuk büyüyor. Mesela son yaptığımız partide hep Hatay Rumları gelmişti, İstanbullu Rum gençliğinden neredeyse hiç kimse yoktu. Tabii daha yeni yeni bir şeyler yapıyoruz. Bence yeni kuşak derneklere zamanla daha çok üye olacak. Mesela ben Yeniköy Vakfı’na girmek istiyorum, üniversite bitince daha aktif rol alacağım.

Kaynak: AGOS