Mavri Thalassa

İÇİŞLERİ BAKANI SOYLU’NUN ÜSLUBU VE DEVLET GERÇEĞİ

Tamer Çilingir

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu esiyor, yağıyor, gürlüyor, Erdoğan’ın yıllardır yaptığı gibi…
Seçimlerin kendi partisinin lehine sonuçlanmasının ardından herkeste bir yumuşama beklentisi oluşurken, onun HDP’ye ve CHP’ye yönelik tehditleri özellikle sözde muhalefet partisi CHP saflarında şok etkisi yaratıyor.
İnce seçim sonrası yaptığı ilk konuşmasında adeta Erdoğan’a yalvarıyor, ‘hepimize cumhurbaşkanlık yap ne olur’ diye. Toplumda bir kutuplaşma yaratıldığı ve bunun gerginliği arttırdığı tespitleri havada uçuşuyor.

Nedir peki bu kutuplaşma?
Modern yaşamı benimseyen, ‘laik’ kesim ile, İslam inancını her şeyin önünde gören kesim arasında yaşanan bir kutuplaşma diye özetlenebilir bu görüş.
Fakat bu kutupların birleşip bir başka kutba karşı duruşları pek eleştiri konusu değil. Mesela konu soykırımlar, Kürt halkının özgürlük ve hak talepleri olunca birden bu iki kutup birleşiveriyor. Öyle ki artık bu kutuplar arası tartışmanın bir boyutunu da ‘siz Kürtleri desteklediniz’ suçlamaları oluşturuyor. Her iki kutup da diğerini Kürtlere destek olmakla eleştiriyor.

DEVLETE GÜVEN
90’lı yılların sonuna gelindiğinde dikkat çeken anket sonuçları paylaşılırdı dönemin yüksek tirajlı gazetelerinde; toplumun genelinin devlete güvenini yitirdiğine ilişkin. Siyasete, parlamentoya, orduya ve polise güveni kalmayan bir toplumda devlet için tehlike çanları çalmaya başladı biçiminde uyarıların yazıldığı makaleler eksik olmazdı bir günden diğerine.

Hatta kimi sol çevrelerde ‘suni denge’ diye adlandırılan bir tespitten yola çıkılarak artık ‘suni denge’nin kırıldığı biçiminde değerlendirmeler yapılırdı. Sonrasında hükümet olan AKP ile birlikte 16 yıl geçti. Sonuca bakarsak iki ‘kutup’ diye anlatılan kitleler nezdinde devlete güven oluşturulmuş hatta pekiştirilmiştir diyebiliriz. Bu her iki kesim için de geçerlidir. AKP ile birlikte yeni iktidar muhafazakar, milliyetçi kesimler nezdinde devleti yeniden tıpkı eskisi gibi ‘cebberrut’, ‘baba’, ’karşı çıkılmaz’ sıfatları ile algılanmasını güçlendirmiştir. Muhalefetteki CHP ise Kemalizm’in, cumhuriyetin kazanımlarını dile getirerek, AKP karşıtlığı biçiminde yürüttüğü siyaset ile batıcı, modern bir devlet propagandası yaparak devlete olan güveni karşı cepheden perçinlemeye çalışmıştır. Öyle ki bu propaganda ya da siyaset çeşitli sol, sosyalist kesimlerde bile karşılık bulmuş AKP karşıtlığı bir siyaset biçimi halini almıştır. Aynı durum daha önce devlet karşıtı İslamcı kesimlerce de CHP karşıtlığı siyasetin yükselmesi şekline bürünmüştür. Sistem karşıtlığı yerini sistem içi ama ya AKP ya CHP karşıtlığı bir siyasete dönüştürmüştür. Böylece devlet ya da sistemin bekası için birbirine zıt gibi görünen bu iki anlayış devlete, sisteme karşı çıkışlarda tereddütsüz bir araya gelmiş yan yana yürümüştür.

AYRI KUTUPLAR MI?
Öncelikle bu iki ayrı ‘kutup’ diye adlandırılan siyasi çizginin ne olduğu konusunda düşünülmesi gerekiyor. Osmanlı’nın son dönemlerinde ortaya çıkan yeni bir devlet arayışının o günkü uygulamaları ile Abdülhamitçi, İttihatçı ya da Kemalist bakış açılarının bugüne uzayan versiyonlarıdır demek sanırım pek de yanlış olmaz.

Abdülhamit’in parlamentosu, anayasası, sermayenin Müslümanlaştırılması hedefi, Hristiyanlara yönelik uygulamaları ile İttihatçıların, Kemalistlerin batıcı, modern gibi görünen yaklaşımları arasında fark yok birbirini tamamlama vardır tam manasıyla. Abdülhamit gibi, İttihatçılar da parlamento ve anayasacıdırlar, Kemalistler de. Abdülhamit gibi, İttihatçılar da Hristiyanlara yönelik aynı tavrı devam ettirip 1.5 milyon Ermeni ve 300 bin Süryani’yi soykırıma uğratmıştır. Dilin Türkçeleştirilmesi, kıyafet düzenlemeleri, batıcı düzenlemeler İttihatçılarca ortaya atılmıştır ama Kemalistler de aynı düzenlemeleri savunup hayata geçirmişlerdir. Hristiyanlara yönelik soykırımın son etabı da 19 Mayıs 1919’da başta Pontos’ta olmak üzere Rumlara yönelik olarak yine Kemalistlerce tamamlanmıştır.

Abdülhamit’in 33 yıl süren ‘İstibdat Dönemi’ ile Mustafa Kemal’in cumhuriyet hükümetleri, İsmet İnönü’nün ‘Milli Şef’ dönemi, Menderes’in iktidarı ile AKP’nin son on altı yıllık iktidarı arasındaki benzerlikler ‘neredeyse her şey aynıydı’ diyebileceğimiz kadardır. Muhaliflerin linç edildiği, inanılmaz gerekçelerle insanların hapislere atıldığı, adeta konuşmanın yasaklandığı, Sünni Müslüman ve Türk olmayanlara yönelik her türlü şiddetin yaşatıldığı, emekçi kitlelerin daha da yoksullaştırıldığı, sömürünün katmerleştiği, hiçbir hak ve özgürlüğün olmadığı baskı süreçleridir bu süreçler.

DEVLET GERÇEĞİ
Ortada siyaset açısından ayrı kutuplar yoktur. Kitleler nezdinde yaratılmaya çalışılan bu sözde kutuplaşma aslında yüz yıldan daha çok zamandır yürütülen bir siyaset biçimidir. Böylelikle tehlike olarak görünenler sadece devletin resmi güçlerince değil, halk diye tabir edilen siyasetin dışındaki kitleler de dahil edilerek bastırılabilecektir.

Böyle olmamış mıdır yüz yıl öncesindeki soykırımlar ve cumhuriyet tarihi boyunca yapılan katliamlar?

Kitlelerin de dahil olduğu Ermeni, Süryani, Rum soykırımlarının ardından devlet eliyle gerçekleştirilen Alevileri, Kürtleri ve sosyalistleri hedef alan tüm katliamlarda halk kitlelerinin dahil edilmeye çalışıldığı yüzlerce örnek vardır; 6/7 Eylül 1955, 1974 Kıbrıs İşgali sırasında yaşananlar, Maraş, Çorum, Sivas katliamları, Kürtlere yönelik katliamları sayabiliriz bu örneklerden bir kaçı olarak.

Erdoğan’ın ve Soylu’nun sözde gerginliği tırmandıran üsluplarının arkasında bu devlet gerçeği aranmalıdır. Zira hükümet olmaları durumunda CHP’lilerin de üslubu bu şekilde olacaktır.

Karşımızda bize göre kendisi ve sınırları meşru olmasa da en azından 100 yıllık bir devlet gerçeği vardır.

Bu devlet gerçekliğinin karşısına dikilmenin yolu resmi tarih ve ideolojinin karşısında durmaktan geçiyor. Ve ne yazıktır ki devletin resmi tarihi ve ideolojisinin dışında çeşitli muhalif kesimlerin kendi ‘resmi tarih ve ideolojileri’ de bu devlet gerçekliğini yani bu devleti pekiştiren, meşrulaştıran durumdadır.

Hesaplaşmak ya da yüzleşmek gerekiyor tüm bu resmi tarih ve ideolojilerle. Ancak unutulmaması gereken bir gerçek daha bu devlet gerçeğinin en azından yüz yıllık tarihsel süreçte kitleler üzerinde yarattığı tahribat ve ahlaki erozyondur. Demokrasiden, hak ve özgürlüklerden bihaber, taraftarı olduğu siyasi yapıya kayıtsız şartsız bağlılık, sorgusuz sualsiz ötekileştirilmiş olanlara saldırabilen, linç edebilen, tahammülsüz, hatta onları öldürebilecek ruh hali bu devlet gerçeğinden bağımsız değildir.