Mavri Thalassa

KARADENİZ’İN ÇİÇEKLERİ VE MAHMUT MEMDUHLARI

İhsan Ersoy

ÇOBAN KIZI…

Çileğe hamucera, kelebeğe farfara denirdi köyümüzde… Bir garip lisan (Pontos Rumcası) konuşulurdu… Köye beş yaşında geldiğim için bu lisanı konuşamazdım ama uzun süre bana “şeherli” diyen diyen köylü çocuklardan birçok kelime öğrenmiştim.

Belime kadar inen sapsarı saçlarımı bembeyaz bir yazmayla örtünce ve buna çocukların sınırsız ülkesinin ayrımsız yurttaşlığı eklenince onlardan bir farkım kalmamıştı. ‘Küçükina kizika’ (küçücük kızcık) olduktan sonra cennet köyümüzün melek ninelerinden ayrıcalık görüyordum yalnızca…

Dizlerinin oturtturur, yazmamı çözer, yüzümü acıtan nasırlı elleriyle saçlarımı okşar, bana ağıt söyler, ağlarlardı:

“Sarı sarı saçun sarı

Seni kim tarayacak

Ey gidi yetim kızı

Kim seni kollayacak…”

Bense dizlerinin dibine kıvrılır, toprak ve ekmek kokan giysilerinin altındaki yorgun bedenlerine sarılır hanidir yitirdiğim ana şefkatini arardım: Anasızdım ben ve birazcık sevgi gördüğüm her yerde bir ana arardım.

Yanlarında kaldığım akrabalarım beni kollardı; ot ve odun taşıtmaz, fındık toplattırmazlardı.

Bununla birlikte sabah kuymağını (Tereyağı ve mısır unundan yapılan, her sabah yenilen yemek) yer yemez kınalı ve karakız ineklerimizi önüme katar, otlatmaya gönderirlerdi.

Otlatmak dedimse de ben bir şey yapmazdım. İneklerimiz yolu bilir, gider ve karanlık basmadan da dönüş yolunu tutarlardı. Ben peşlerinden o çayır senin, bu meşelik benim dolanır… Hamucera ve fuska (böğürtlen) toplar, yerdim…

Kınalının memesinden birazcık süt emdikten sonra sıra uçma denemelerine gelirdi. Tek derdim uçmaktı, farfaralar gibi uçmak… Onların nasıl uçtuklarını değil, kendim neden uçamadığıma hayret ederdim.

Oysa uçabilseydim, çok yukarılara yükselir oradan gül yüzlü süt kokulu anacığımı görebilir ona gidebilirdim.

Uçmalıydım. Kollarımı açarak ya da aşağı yukarı çarparak saatlerce koştuktan sonra başarısızlığın verdiği düş kırıklığı ve anneme kavuşamayacak olmanın üzüntüsü içinde yazmamı yüzüme kapatarak bir ağacın dibinde uyurdum. Mavi gözleriyle hep gülerdi anam rüyalarımda…

İstavrit (eylül) ayıydı bir iki hafta kalmıştı, okulların açılmasına… İkinci sınıfa gidecektim. Birinci sınıfta, okumayı ilk en sökmüştüm. Bir gün okuldan eve dönerken, okulumuzun bahçe duvarındaki kırmızı boyayla yazılmış yazıyı okuyuverdim: FINDIKTA SÖMÜRÜYE SON DEV-GENÇ…

Haberi öğretmenime müjdeleyince sevincinden ağlamıştı. Okuma yazmayı öğrettiği ilk öğrencisiydim. Farfaralar gibi kanatlarım olmadığı için uçamayacağımı ve daha birçok şeyi de ondan öğrenmiştim. Şimdi de çok okuyup öğretmen olacak annemin kaldığı o çok minareli, kocaman köprülü şehire öyle gidecektim.

Okulun başlamasını iple çekiyordum…

Tatil sürüyor ve bir yandan da çobanlık devam ediyordu. İneklerimiz Karakız ve Saraylı (Kınalı’nın kızı) kuşluk vakti bağırıp beni uyandırıyor, birlikte dere tepe dolanıyorduk.

Bir sabah yine gün doğmadan yola koyulmuşken, mezarlığın kabanından (tepesinden) sesler duydum. Köyde benden önce kalkanları görmek için gizlice yanaşınca Enver Ağa ile karısı Gülçiçek’i hemen tanıdım. Gülçiçek fındık zamanı “nazardan ölmüş” bir bebeğin mezarın yanındaki ağacın dibini kazıyor, Enver Ağa ise naylon torbalar ile bir şeyler sarıyordu. İsmini koyamadığım bir takım duygularım bunun herkese gösterdiği çarklı tabancası olduğunu söylüyordu. Yerdeki sarmalanmış duran diğer paket de öteki tabancası olmalıydı. Bir yandan durmadan konuşuyordu:

“Sen ne anlarsın, akılsız kadın! Senin aklın var mı ki bana öğretiyorsun? Asker bu ne yapacağı belli olmaz… Üçtür darbe yapıyor. İlkinde Menderes’i asmıştı. İkincide Deniz Gezmiş’i, şimdi kimi asar kim bilir? Ha bunları (silahları) bulsalar, bizi ne ederler biliyor musun? Nerden bileceksin? Çabuk ol çabuk, ilçeye geç kalmayayım. O şehirli anaşist talebeleri başçavuşa ihbar edeyim, görsünler. Geçen sene piknik yaptıkları yerde saklanıyorlar, devrim mevrim az kaldı bizi de kandırıyorlardı. Devletle baş edelir mi? Yok findığı düşük fiyatla satıyormuşuz, yok parasını alamıyormuşuz, yok kooperatif, yok sendika… Size ne? Başçavuşun gözüne gireyim ki bakarsın, muhtar falan lazım olur. Hem ben profesör miyim ki talebeleri kollayayım? Neymiş benim çocuğum yokmuş da, findığımı toplamaya yardım edeceklermiş… Öyle kandırdılar bizi. Az kaldı kooperatifi kuruyorduk… Bir de nankör diyorsun bana… Ula domuzun karısı, bilmiyorsun ki kooperatifi kurmuş olsaydık devlet şimdi canımıza okumuştu. Şimdi Kenan Paşa, göstersin size devrimi…”

Bu Enver Ağa böyleydi işte… Köylüler arkasından ‘angur’ (hıyar) derdi. Aklı başında insanlar buna selam vermemek için yollarını değiştirirdi.

İhbar edilmenin kötü bir şey olduğunu, büyük halamın tek oğlu bileklerinden zincirlenip fındık zamanı askere gönderilirken öğrenmiştim.

Sessizce mezarlıktan ayrılıp çabucak piknik yerine gittim ama saatlerce aramama rağmen kimseleri bulamadım. Yorulmuştum, biraz hamucera yiyip Saraylı’dan süt içtikten sonra yazmamı yüzüme kapatım uyudum.

Uyandığımda ilk gördüğüm bir çift kahverengi göz oldu.

Ama nasıl mahcup, üzgün, acıyan, seven, şefkatli, sımsıcak bakışlı gözler… Hayatımda gördüğüm en masum bakışlı gözler… Ve sanki suç işlemiş gibi başını yana eğip gülümseyen, asker olan halam oğlu yaşlarında bir genç adam. Onun bu halinden o kadar etkilendim ki biraz da acıyarak:

-Korkmayın sizi kurtarmaya geldim, dedim.

-Sen peri kızısın o zaman, dedi.

-Yok sarıkızım…

-Sifin (Yalnız Karadeniz dağlarında yetişen, baş döndürücü kokusu olan, sapsarı renkte bir çiçek) misin?

Deyince güldüm… Almanya’ya çalışmaya giden babam da bana sifinum derdi. Kısaca çobanım dedim.

“Ben de Memduh’um Çoban Kızı, bizi neyden kurtarmaya geldin?”

Bir solukta Angur’u, tabancaları, Başçavuş’u, zincirleri ve Halamoğlu’nu anlattım. Dibine tabancaların gömülü olduğu ağacın yerini sordu, bir güzel tarif ettim. Memduh’un bir işaretiyle, bakışlarından başka hiçbir şeyi birbirine benzemeyen üç genç adam daha geldi. Gülümsüyorlardı bana onun gibi. Üstleri, başları oldukça kötü görünmesine rağmen çok güçlü olduklarını hissettiriyor, güven veriyorlardı.

“Enver bizi ihbar edecek. Çoban kızı haber vermeye gelmiş.”

“Hemen yola koyulalım öyleyse…”

“-Hayır, önce bu gece mezarlıkta küçük bir işimiz olacak” dedi Memduh ve gülerek sırlı sırlı bana baktı.

Muzip muzip güldüm. Diğerleri de yanımıza, çimenin üzerine çöktüler. Hepsi de Kınalı’nın yeni doğmuş danasına bakar gibi sessizce, sevgiyle yüzüme bakıyorlardı. Bir Memduh’a, bir diğerlerine baktım, tüm cesaretimi toplayıp başımı öne eğerek sordum:

“-Çocuğu olmayanların fındığını topluyorsunuz. Ya anası olmayanlar için ne yapıyorsunuz?”

Ben kara lastiklerime (siyah lastikten yapılan ucuz ayakkabı) bakıp iyi kötü bir yanıt bekliyorken, sessizlik bir bomba ortamıza düştü. Birkaç dakika geçip de yanıt gelmeyince merakla başımı kaldırdım ve Memduh’un sımsıcak gözlerindeki yaşları gördüm. Hemen sonra da dereye koşarak inen sırtını… Kötü bir şey yapıp yapmadığımı anlamak için tek tek diğerlerine baktım, hepsi bakışlarını yere kaçırdılar. Bir beş dakika ben, ineklerim ve kurtardıklarım böyle sessizce yere bakarak oturduktan sonra, derede yıkanmış bir yüzle Memduh çıktı geldi. Yine mahcup bir gülümsemeyle:

-“Beştaş oynayalım mı” diye sordu ve oturdu. Adı gibi beş adet taştan oluşan, genellikle kız çocuklarının oynadığı bu yöre çocuk oyununu çok severim. Avucunun içindeki fındık büyüklüğünde beştaşı yere yayarak oynamaya başladı. Yandı, sıra bana geçti, oyunu bitirdim. Bir daha oynadık, yine kazandım. Taşları toplayıp bana verdi.

“Bunlar sende kalsın, ‘en iyi arkadaşın’ ile oynarsınız. Şimdi gideceğiz. Anasız çocukları anasına kavuşturmak için de uğraşacağız. Kurtarıcımızı da hiç unutmayacağız.”

Hep birlikte ayağa kalktık. En kolay ayrılığımdı.

“Hoşkal, Çobankızı”.

“Güle güle” dedim. Dönüp gittiler.

Uzun parkalarının altından çıkan, kocaman silahlarının namlularını ilk defa fark ettim. Gittiklerine seviniyordum galiba onları kurtarmıştım. Sevindiğim tek ayrılığımdı.

Arkalarında  güzel umutlarla birlikte beş tane taş ve bir de dilek bırakıp yaz biterken köyümüzün üzerinden hüzünle süzülen turnalar gibi sessizce sır oldular. Turnalar diyordum onlara içimden, mahsun bakan, gülümseyen turnalar. Her başında geri gelen turnalar…

Memduh’un verdiği hediyeyi hep sakladım ama ne yazık ki bir dileğini hiçbir zaman gerçekleştiremedim. O taşlarla en iyi arkadaşımla beştaş oynayamadım…

En iyi arkadaşım öğretmenimdi: Çiçek öğretmen…

Öğretmen okulundan yeni mezundu ve ilk olarak köyümüze tayin olmuştu. Okuma-yazma öğretmek üzere karşımıza çıktığı ilk derste ilk sözü, “Günaydın çiçekler” olmuştu… Hepimize tek tek ‘çiçeğim’ diyerek ismimizi öğrendikten sonra, ‘yedi yaşlarında tam bir düzine çiçeğim oldu’ demiş, kendi ismini söylemişti. Nalan ‘Çiçekoğlu’. İlk günden adı Çiçek oldu, öyle kaldı. On üç çiçek olmuş olduk. Hafta sonuna kadar da on beşi bulduk.

Önce, bir ayağı doğuştan kısa olduğu için ‘arkadaşları alay eder, ezer’ kaygısıyla kızını okula göndermek istemeyen küçük halam Ayşe ikna oldu.

Ayşe halam, en büyüğü on dört yaşında olan beş çocuk sahibi olmasına rağmen güzelliğiyle ve fındık parasını kumarda kaybeden kocasını tabancayla kovalamasıyla ün salmış, otuz yaşlarında bir kadındı. Mesude, tek kızıydı ve onu çok severdi. Ben de çok severdim. Halam Mesude’yi okula göndermeyince, öğretmenimiz hepimizi götürüp halamgilin kapısına dikmişti. Kapının önünde el ele tutuşup döne döne şarkı söylediğimizi duyan Mesude, dışarı fırlayıp aramıza katılmış, halamın sevinç gözyaşlı bakışları arasında okula dönmüştü. Ertesi gün de, önceki yıl anası ince hastalıktan öldüğünden dolayı okumayı sökemeyen muhtarın kızı gelmişti.

İlk bir hafta yalnızca oyun oynardık. Öğretmenimiz bize çeşit çeşit oyunlar, şarkılar öğretti, kendisi de bizimle oynayıp söylerdi. Bahçede oynadığımız oyunlara yoldan geçenleri de çağırıp kimini oyuna kattı, katamadığını seyrettirdi.

İkinci haftanın başında halam, Mesude’yle birlikte gelmiş, bir tepsi de baklava getirmişti. Bizler baklavayı yağmalarken, mendilini ıslatıp elimize-yüzümüze bulaşan şerbetleri silen öğretmenimiz, halama belki yüz kez:

“-Çok teşekkür ederim Ayşe abla, çiçeklerimi sevindirdin” gibi şeyler söylemişti.

Halam ise:

“Çocuklarımıza çiçeklerim diyorsun, sen de bizim çiçeğimiz oldun. Allah soldurmasın seni” demiş, yalanmaktan tartemiz olmuş tepsisi elinde, dönüp dönüp Mesude’sine baka baka  gitmişti.

Uçma denemelerini ders aralarında düşe kalka yine sürdürüyordum. Yere düştüğüm zaman Çiçek öğretmenim hemen gelip kaldırıyor, yaralanmışsam pansuman ediyordu. Üçüncü hafta mıydı neydi, elime diken batmıştı. Öğretmenim çıkarırken sordu:

“Neden uçmak istiyorsun sarı çiçeğim?”

“Anneme gideceğim”

“Annen nerede ki?”

“Bilmem, çok uzaklarda.”

Dikeni çıkarıp yerine bir öpücük kondurdu ama gülmedi her zamanki gibi. O günün akşamı Ayşe halamın büyük oğlu Yusuf eve gelip “Çiçek öğretmen onu istiyor, bu gece bizde yatacaklar” dedi ve beni evlerine götürdü. Öğretmenim ve halam konuşuyorlardı, ben gelince sustular. O gece Çiçek öğretmenimiz ve onun çiçekleri Mesude ile ben aynı odada uyuduk. Yatmadan önce öğretmenim, ‘kanatları olmadığı için insanların uçamayacağını’ ama başka çareleri olduklarını söyledi. Ertesi sabah birlikte el ele bizim eve gittik. Evin büyükleri, Kınali’nin danasını sevmem için beni ahıra gönderdiler. Tekrar çağırdıklarında evin reisi sordu:

“Kızım öğretmenin yalnız bunalıyor, okul olmadığı zamanlarda onunla kalmak ister misin?”

Bana sorulacak soru muydu bu? Tilkiye sormuşlar, “Pişmiş tavuk yer misin”… Gülmekten yerlere yatmış yerim diyememiş…

Benim durumum da öyle oldu. Sevinçten hiçbir şey diyemedim, ağızım kulaklarıma kadar gerildi. Başka da bir şey sormaya söylemeye gerek kalmadı. Hemen o gün bir yatak(cık) da benim için kuruldu, Çiçek öğretmenimin lojmanına… Yüreğim farfaralar gibi pır pır edip durdu.

Sonrası, yine kendisinden duyduğum, ‘binbir gece masalları’, hafta sonları, resmi tatiller, bayramlar ve okul tatillerinde birlikte geçirdiğimiz günler ve geceler… Tüm köyü karış karış gezmelerimiz, dalından kopardığımız meyveler, kaynağından içtiğimiz sular, ‘merhaba’ dediğimiz sincaplar, peşinden koşturduğumuz tavşanlar, yaptığımız yemekler, oynadığımız oyunlar, saydığımız yıldızlar v edaha neler neler… Ve tabii bu sürede bitmez tükenmez sorularım, onun verdiği yanıtlar, küçücük kafamda belirlemeye başlayan koskoca bir dünya.

Kış gelip de kar yağınca hep onunla kaldım. Saatlerce pencereden yağan karı seyrettik, çay demledik, fındık kavurduk, mısır patlattık, radyodan ‘yurttan sesler korosu’ türkülerini dinledik. Bazen ben dersimi yaparken gazete ya da kitap okurdu. Kar kalınlığı bir metreyi geçip geceleri kurtlar köyün yakınlarında ulumaya başlayınca beni yanında yatırdı. Sabun ve annem kokan göğsünde güvenle uyudum.

Sekiz yıla değer sekiz ay, sekiz saat gibi geçti gitti. Baharla birlikte, beraber olduğumuz günler azaldı, ayrılığı beklemenin heyecanı başladı. Kendi deyimiyle artık ‘en iyi arkadaş’ olduğumuz öğretmenim, dört aylık yaz tatilini memleketi Eskişehir’de geçirecekti. Okulun son günü karnelerle birlikte, artık okuyabildiğimiz birer de kitap hediye etti bize.

İyi ve kötü haberi birlikte verdi: İkinci sınıfa birlikte devam edecektik ama okullar açılana kadar memleketine gidecekti. Ertesi sabah tüm köy, okulun önüne aktı. Diğer iki öğretmenle birlikte Çiçek öğretmeni de Trabzon’a götürecek olan minibüsün etrafını sardı köylüler. Öğretmenlerini fındık, tereyağı, peynir, fasulye vb. hediyelere boğdular.

Kemençeler çalınıp horonlar kuruldu; yerler güp güp sarsıldı. Silahlar gök gibi gürledi, kulaklar sağır oldu. En çok mermiyi Ayşe halam yaktı; en çok gözyaşını o döktü. Herkes vedalaştı. Sıra bana gelince öğretmenime sımsıkı sarıldım. Sabun, limon kolonyası ve annem kokuyordu yine…

“Yine geleceğim, okumaya devam et” dedi. Alnımdan öpüp arabaya bindi. Araba hareket ettikten sonra ardından sular döküldü. Ayşe Halam, ondörtlü ‘Barabellum’ (Parabellum) silahıyla bir şarjör daha boşalttı. Sonra, ekmeğimizi saklayan bu dağlara karşı yürüttüğümüz, amansız savaşa devam etmek üzere, geldiğimiz gibi sessizce evlerimize döndük.

En iyi arkadaşımın öğünü tuttum, okumaya devam ettim. Önce sınıf arkadaşlarımın, sonra diğer öğrencilerin, sonra da bulabildiğim herkesin kitaplarını okudum. Zamanım boldu, artık uçmaya da kalkışmıyordum. İnekler, çilekler ve kitaplarla geçen üç aydan sonra birden Çiçek öğretmenim geri geldi. İnce yapısı, uzun örgülü saçı, bembeyaz yüzündeki kahverengi çilleri ve insana huzur veren çocuksu gözleriyle bu gencecik Çerkes kızı köyümüze bambaşka bir hava da getirdi.

Herkesin tarlasına, bağına, odununa, otun, fındığına, evine yardım etti. Caminin hayrına yapılan ırgatlıkta herkesle birlikte çalıştı. Elinden öpmediği ihtiyar, gözünden öpmediği bebek, sırtını okşamadığı bir tek pisik (kedi) kalmadı. Benimle çobanlık bile yaptı, hep okuduğum kitaplardan konuştuk. Akşamları genellikle Ayşe Halam’da oturduk, kikir kikir gülüştük. Hepimiz, tüm köy halkı gördük ki bu genç kadın bizi gerçekten seviyordu… Biz de onu gerçekten çok sevdik.

Ne var ki, hiçkimsenin göremediği bir şey vardı: Çiçek öğretmenimize bir şeyler olmuştu. Ne olduğunu anlayamamıştım ama hissediyordum. Başbaşa kaldığımızda bir şeyler anlatmaya çalışıyor, dünyanın değişeceğinden, her şeyin çok daha güzel olacağından söz ediyordu. Yeni getirdiği kitaplarını okuyor, notlar alıyor, gözlerini bir noktaya dikip düşünüyordu. Birkaç kez de onu şafak sökerken, elinde feneriyle evine girerken gördüm. Bir yerlerden dönüyor gibiydi…

Memduh ve arkadaşlarıyla işte bu sırada, ikinci sınıfa başlayacakken karşılaşmıştım. Verdiği taşlarla öğretmenimle oynamak için zaman bulamadım. Hemen ertesi sabah henüz şafak sökmeden tüm köy, kamyon ve diğer araba sesleriyle uyandı. Çabucak giyinip herkes gibi dışarı fırladığımda, bir sürü askeri aracın okulun çevresinde dizili olduğunu gördüm. Herkes okula doğru gidiyordu, ben daha durur muyum? Kargaşada, başörtüsünü düzelterek yalınayak koşan Ayşe Halam’ı görünce eteğine yapıştım, birlikte koşmaya başladık. Okulun bahçe duvarına geldiğimizde askerler bizi durdurdu:

“Yasak gelmeyin, geri gidin, yasak!”

Herkes durmuştu, askere yaklaşmıyordu kimse. Halam ise doğrudan askerin üzerine gidip:

“Ne yasağı, köy bizim, okul bizim, kimin malını kime yasak ediyorsun” diye çıkıştı.

Asker elindeki kocaman silahın ucuyla bizi geriye dğru gitmeye zorlayınca halam, üzerimize doğrultulan silaha yapışıp çekiştirmeye ve bağırmaya başladı:

“Ulan it! Sen kime silah tutuyorsun… Böyle mi öğrettiler sana? Düşman mıyız biz?”

Durumu gören köylüler, onu geri çekmek için halamın yanına, askerler de öteki askerin yanına gidince hava daha da gerginleşti. Bu sırada Çiçek öğretmenimin çığlığıyla irkildim. Askerler artık halamı tutamıyordu. Sert bir sesle itişip kakışmalar durdu:

“Ne oluyor orda, ne oluyor?”

Asker barikatının ardında bir subay göründü. Subaydan da güç alan halam barikatı yarıp geçti, eteğini hiç bırakmadığım için ben de kendimi subayın karşısında buldum. Her hafta sonu beni yıkayan, saçlarımı tararken Rumca türküler söyleyen, “Halan kurban olsun sağa, sen de benim kızımsın” diyen halamı bırakamamıştım. İki elini beline koyup subaya:

“Öğretmenimize ne yapıyorsunuz” diye gürledi halam. Subay, ciddi bir tavırla:

“Bu Çerkes orospusu, Dev-Genç’li anaşistleri besliyormuş” dedi.

Halam ilk anda bir şey anlayamadı, gözünü kısarak birkaç saniye düşündükten sonra:

“Orospu senin anandır” deyip subayın üzerine atladı ve ekledi:

“Pezevengi de babandır”…

Hepimiz yere düştük. Düştüğüm yerden, halamın fındık toplamaktan, odun kırmaktan, ot yolmaktan demir gibi olmuş parmaklarının, tırnaklarının önderliğinde subayın yüzüne geçtiğini gördüm. Subay acı ile bağırıyor, halamın ellerini yüzünden koparmaya çalışıyordu. O zaman yüzü daha çok yırtılıyor, daha çok bağırıyordu. Askerler ne yapacağını şaşırmış durumda olayı seyrediyor, birkaçı ise kavganın etrafında dönüp duruyor, çaresizce halama bağırıyorlardı.

“Manyak kadın, bıraksana komutanımı, bırak, bırak diyorum sana… Deli misin nesin be, bırak, bıraaaaak… Gebertecem seni bıraaak…”

Halam ise tüm gücüyle subayın yüzünü sıkmaya devam ediyordu. Artık subayın yüzü paramparça olmuş, her yerinden kan fışkırıyordu. O sırada okulun bitişiğindeki öğretmenimin lojmanından çıkan takım elbise-kravatlı sivil birisi hızla geldi. Bir askerin elindeki silahı alıp dipçiği ile halamın kafasına arkadan sertçe vurdu. Halam subayın üzerinden uçtu, yüzükoyun yere çarptı ve yuvarlandı. İnleyerek doğrulmaya çalıştı. Yanına koşup başını kaldırıp kucağıma koydum.

“Oy anam” diye inledi.

Birden asker araçlarının olduğu taraftan doğru Yusuf, şimşek hızıyla geldi, hiçkimsenin fark edemediği “Sürmene bıçağı”nı subayı kaldırmak için yere eğilmiş olan sivil göğsüne aşağıdan yukarı doğru salladı. Sürmene bıçağı, tereyağına küpüne daldırdığım tahta kaşık gibi sivilin sağ göğsüne geçti. Sivil “gık” bile diyemedi, ne diklenebildi, ne yere düştü, öylece eğik durumda kaldı. Gözleri öküz gözü gibi büyüdü. On beş yaşındaki Yusuf, göğsüne gömüldüğü sivilin ağırlığının bir kısmını da taşıyan bıçağı sımsıkı tutarken anasına döndü. Halam da oğluna gülümseyerek, kısık sesle:

“Sütüm helal olsun sana, aslan oğlum” dedi ve başı dizimden yana düştü. Yusuf, bir “anam” diye bağırdı ve sol eliyle sivilin sırtından kavrayıp sağ elindeki bıçağı aşağıdan yukarı doğru sivilin göğsüne sokup çıkarmaya başladı. Üçüncü sokuştan sonra “şak şuk” diye bir mekanizma sesi duyuldu. Yüzü parçalanan subay, halam yere düşünce önce yerde sürünerek kenara kaçmış, gözündeki kanları silip sivilin durumunu görünce tabancasını çekip Yusuf’a doğrultmuştu. Yusuf, bıçak sivilin göğsünde saplı durumdayken durdu. Sivil dizüstü çökmüş, yaprak gibi titriyordu. Şoktaydı… Olayı film gibi izleyen askerlerin arkasından muhtarın sesi duyuldu:

“O çocuğu vurursan, hepimizi vurursun kumandan”.

Subay deli gibi bağırıyordu:

“Devletin askerine, polisine saldırdınız, hepinizi geberteceğim… Asker!” dediyse de gerisini getiremedi, muhtar bastırdı:

“Hepimizi vurursan kurtarırsın, vuramaın mı soyunu kuruturuz.”

Evet… AYNEN ÖYLE YAPARDIK!..

“Tehdit, bir de tehdit ha!”

Muhtar yine bastırarak:

“Tehdidi sen yapıyorsun, tapanca senin elindedir.”

Muhtar barikatı usulca yararak birkaç askerle birlikte Yusuf’a yaklaştı.

“Yusuf, bırak uşağım o bıçağı” dedi.

Yusuf bıraktı. Bir asker yüzüstü bıçağın üzerine düşmesin diye sivili tutarken, ikisi de Yusuf’u kollarından yakaladı. Yusuf aldırmadı. Sadece anasına baktı ve “anam” dedi, “güzel anam”…

Subay, askerlere emir yağdırmaya başladı:

“Eşşekoğlu eşşekler, ne bakıyorsunuz… Sedye getirin, sağlıkçılar… Çabuk olun… Çocuğu zincirleyin. Bunu da (muhtar) tutun. Hayvan herifler, altmış adamsınız, komutanınızı boğazladılar, polisi vurdular. Teskerenizi yakacağım. Çavuşu çağırın, kızı getirsin. Sallanın, adam (sivil) kan kaybından gidecek… Divan-ı Harbe çıkacaksınız”

Halama baktı, gayet sakin bir sesle, “Kadına da bakın, insanlık bizde kalsın, onu da hastaneye bırakalım”…

Birkaç asker halama yönelince, muhtarın aynı zamanda köyün ebesi olan anası, karşılarına dikildi:

“İlişmeyin kadına, namahremdir. Ben bakarım ona”.

Geldi, otuz yıl önce hiçbir şeye benzemeyen çirkin bir yaratık olarak eline doğan bu güzel kadına baktı, kafasını göğsünü yokladı, gülümsedi:

“Uyuyor, iyidir. Kafasını sarmak lazım” dedi.

Sevinmeye fırsat kalmadan, görmekten korktuğumu görüverdim. Köyümüzün çiçeği, öğretmenimiz beş-altı asker arasında elleri biletlerinden zincirli olarak evinden çıktı. Öyle kalakaldım. Arabalara doğru götürülürken döndü, gözgöze geldik. Sessizce dudak işaretiyle “oku” dedi, iki gözünü kırptı. Fındık dalı gibi kollarından tutup arabaya çıkardılar. Bakmak için doğruldu, kapı işlevi gören örtüyü indirdi askerler.

Muhtarın anası halamın sedyeye bildirildiği arabaya tırmandıktan sonra, askeri araç konvoyu hızla hareket etti. Henüz güçlü yağmurları yememiş toprak yol tozudu, bulut oldu ve o da her kötü kuşatmanın akıbetinden kurtulamayıp dağıldı. Toz bulutuyla birlikte en iyi arkadaşım, öğretmenim ve annem evet ANNEm uçup gitmişti.

Çöktüğüm yerde bunu ilk defa kendime itiraf edince hıçkırarak ağlamaya başladım. Yağmur da başladı. Bakmıyordum ama benimle birlikte ağlayan yalnız bulutlar değildi. Bakmıyordum ama pekala biliyordum ki tüm köy halkı orada duruyor ve tüm kadınlar ağlıyordu. Yağmur, o gün orada yapılan kötülükleri temizlemek istercesine şiddetini artırdı. Bense orada öylece oturup ağlamaya devam ettim, köylüler de beklemeye… Sonra Mesude aksayarak geldi. Aksamayan yüreğiyle elimden tutup ayağa kaldırdı beni.

Biz Çiçek öğretmenimizin çiçeksiz bırakılmış evine doğru giderken, köylülerimiz çiçeklerle dolu kedi evlerine yöneldiler. Gözyaşlarım ve yağmur yağmaya devam etti. Mesude saatlerce hıçkırıklarımı dinledikten sonra gitti.

Sonra bir sürü insan geldi, gitti. Yemek getirenler, “ağlama” diyenler, benimle birlikte ağlayanlar oldu ama sonunda hepsi gittiler, biri kaldı. Kaldığım evin reisi. Adını ve akrabalık bağını ısrarla anmadığım bu şahıs, bir süre daha başı önde oturduktan sonra:

“Üsenedir tek söz etmedin bana… Seni anandan ayırdık ama suç bende değil, töre böyledir” dedi. Biraz daha bekleyip “bizi affet” diye ekledi. İşte o an ağlamam kesildi. Küçücük bedenimin derinliklerinden öfke ile birlikte bir sıcaklık dalgası yükseldi, boğazıma geldi. Önüne dikilip tüm gücümle:

“Affetmeyeceğim siziii, affetmeyeceğiiiiimmm, affetmeeeeeeeeem” diye nefesim kesilene kadar haykırdım. Öfke ve sıcaklık dalgası beynime doğru yükseldi, her şey karardı, “çıt” diye bir ses duydum. Bir şeyler kopmuştu…

Rüyalarımda annemi mavi gözleriyle görmeye alışmıştım ama ağlarken hiç görmemiştim. Hem sonra, insan rüyada annesi tarafından öpülüp koklanmaz, onun gözyaşlarıyla ıslanamazdı… Birden yerimden fırladım, bu rüya değildi. Bir hastane odasındaydık.

“Anneciğimmmm” deyip, karşımda capacanlı duran annemin boynuna sarıldım. Kadıncağız, bir yandan sevinç gözyaşları döküyordu…  Odanın kapısından içeri başı sarılı olarak Ayşe Halam girene kadar anneme sarılı kaldım. Ne de güzel kokuyodu… Sonra bir elim annemin boynunda, halaların en güzeline de sarıldım.

“Uyandın mı, halan kurban olsun sana, sarı kızım”.

Kapıda, kendisi kadar büyüklükte bir oyuncak bebekle Mesude göründü. Sonradan söylediğine göre annem bebeği aslında bana getirmiş, kaldığım evin reisi giderken beni de götürebileceğini söyleyince Mesude’ye hediye etmiş. Mesude sekerek gelip yanıma oturdu, bebeğini göstererek:

“İsmini Çiçek verdim” dedi.

Birden her şeyi hatırlayıp halama baktım, o da anneme baktı. Annem:

“Ne oldu, görebildin mi Yusuf’u?”

Halam üzgün:

“Evet iyidir ama iki gündür bir şey yemiyor. ‘Öldüremedim köpeği’ diyor, başka bir şey demiyor… Pazartesiye Trabzon’a götürüp mahkeme edecekler onu. Muhtar Ankara’ya gitti, ‘Çocuk mahkemesine çıkarttıracağım onu’ dedi. O zaman ıslahevi midir, oraya koyarlarmış Yusufumu… Orası mahpus gibi değilmiş…”

Halam sustu. Israrlı bakışlarım karşısında, oturduğu boş yataktan sarkan bacaklarının arasına, Mesude’yi, Mesude de bebeğini oturttu, birbirlerine sarıldılar, annem de bana sarıldı. Halam acı ile

“Kaymakam, ‘Onu artık unutun’ dedi” diye ekledi. Onun kim olduğunu hepimiz anlamıştık.

Mesude’nin ‘çiçek’ adlı bebeği, alay eder gibi gülerek bize bakıyordu…

Yıllar boyunca köyümüzde aileler kızları doğunca, “çiçeğim oldu” derlermiş. Erkek çocuklara da iki isim verir olmuşlar: Ali Memduh, Mehmet Memduh ve Mahmut Memduh gibi…

Köpüklü dalgaların üzerinden bir deniz kabuğundaki deniz kızıdır kimi zaman hayat:

Coşkuludur, yaşanılasıdır.

Ama çekilmezdir de kimi zaman, katlanılasıdır. “Bir ana yoksunluğunu kusursuz dolduran Çiçek öğretmenin” yerini dolduramayan aynı annedir.

Ve turnalar dönene dek küçük bıraktırılmış, bir küçücük kızdır, ‘Çoban Kızı’dır…

Turnalar geri döndü…