Mavri Thalassa

PONTOS VE AMELE TABURLARI

Osmanlı hükümeti, Temmuz-Ağustos 1914’de, 18-40 yaş arası Rum erkeklerinden ”Amele Taburları” oluşturarak onları sistematik olarak ölüme sürükledi. Bu uygulamaya maruz kalanlar insanlık dışı koşullarda çalışıyorlar ve açlık ve bitkinlikten kitleler halinde ölüyorlardı. Osmanlı Ordu Komutanlığı, Bağdat demiryolu yapımında Rus ve İngiliz esirlerin yanısıra, kendi vatandaşı olan Hristiyanları da angaryaya tabi tutmuştu.

Eski bir ”Amele Taburu” askeri olan Pontos Rumu Dimitris Tsirkinidis, ölmeden kısa bir süre önce, 1961’de yayınladığı anılarında şöyle diyordu:

”Beni, Eylül 1916’da, Pontos’un en güneyindeki köyüm Apturahmali’de (Aburahmanlı/Yozgat) aldılar. 35 günlük bir yürüyüş ve yaklaşık 300 kişiden 70’ini açlık ve bitkinlikten kaybettikten sonra -yaşları 18 ile 50 arası erkeklerden oluştuğumuzu hatırlarım- Ermeniler (tümünün öldürüldüğü 1915’e kadar) Kürtler ve Türklerin yaşadığı yer olan Hozat’a geldik. Duvarcılar, fırıncılar, nalbantlar gibi tüm sanaatkarları ayırdıktan sonra geriye kalan yaklaşık 150 kişiyi Karper şehrine götürdüler. (…) Durumumuz çok sefildi.
Ayakkabılarımız parçalanmıştı, dağılıp gitmesin diye iple bağlıyorduk. Kirliydik, yürümekten, özellikle de açlıktan bitkindik. Bizi, fiziksel görünümleri bizden daha beter olan başka Rum ve Ermenilerin de bulunduğu bir askeri barakaya koydular. (…) Bize silah vermediler. Tek askeri donanımımız, hem yatak hem de yorgan olarak kullandığımız lime lime olmuş büyük bir askeri paltoydu. Ekim sonlarıydı ve bulunduğumuz bölgede kar başlamıştı. Sabahtan gece yarısına kadar savaşan birliklere cephane ya da mühimmat taşıyor veya yolları onarıyorduk. Tüm gıdamız; günde iki kez verilen bir parça ekmek ve sulu çorbadan ibaretti. Her gün birileri, takatsizlikten veya dayaktan ölüyordu. Bir çok kez kendi tsahuriamızı (domuz derisinden yapılma, uyduruk sandalet) pişirdik ve yedik. Kasım ayında tifodan kırılmaya başladık. Ancak yollarda kar temizleme işi sürüyordu. Ve birçok kez hayvanların yerine kağnılara veya top arabalarına koşulduk. Şansımıza kısa bir süre sonra, belki de Ruslar kışkırttığı için, bölge Kürtleri ayaklandı. Büyük bir kargaşa patlak verdi.
Muhacirlerden oluşan ordu ve bizlerden oluşan Amele Taburları sokaklarda birbirne karıştı. Mükemmel bir fısattı bu. Aralarında benim de bulunduğum, iskelete dönmüş 14 Rum kaçtık. (…) Bir ay boyunca dolaştık. Üç arkadaşım yollarda öldü. Türk birliklerinin bazı kollarıyla karşılaştık ve iki arkadaşımızı daha kaybettik. Nihayet Samsun’un dağlık kesimine ulaştık. Burada bizi Sinop’a, adamlarının yanına yollayan Pontoslu bir partizan önderine rasladık. İki arkadaşım partizan olarak onlara katıldı. Geriye kalan yedimiz Sinop’a ulaştık ve bir bota binerek Rus donanmasının bizi alıp Batum’a götüreceği denize açıldık.
Savaş bitiminde, yani 1918’de memleketime döndüm. Ancak Mustafa Kemal’in terörü başladıktan kısa bir süre sonra, Eylül 1919’da, üçüncü kardeşim Euripides’i yanıma aldım ve Kilikya’daki Fransız hatlarından geçtik ve Mersin’den bir Fransız gemisine binerek, sakalık yaptığımız Kavala’ya (Yunanistan) ulaştık.”

Ankara’daki ulusalcı hükümet Rumların angaryaya tutulmasını 1921’de tekrar yürürlüğe koydu.
1916 yılı kış ortalarında Pontos Rumlarına dönük takibatlar, sürgünler ve imhalar başlamıştı. Teşkilat-ı Mahsusa’nın Doğu Anadolu’daki öncü temsilcilerinden olan ve görev bölgesinde Ermenilere ve Rumlara karşı özel bir vahşet uygulamasıyla tanınan Cemal Azmi’nin vali olduğu Trabzon, Pontos Rumlarının yönetim merkeziydi. Onun görev döneminde Türk yetkililer Pontos Rumlarını, 1916’dan itibaren ülkenin içlerine, Sivas’a sürmüşlerdi. Bu uygulamalardan en çok etkilenen bölgeler Rize ve Palatanu (Akçaabat) oldu. Elevi (Görele) ve Tripoli (Tirebolu) bölgesinde yaşayan 16.750 kişiden 550si, Trabzon şehrinde yaşayan 49.520 kişiden sadece 20.300’ü sağ kaldı.

Galip İttifak Güçleri, Mondros Anlaiması’ndan sonra Jön Türklerin imha politikalarına ilişkin bir panaroma oluşturmaya çalıştılar. G.W. Rendel, 20 Mart 1922’de İngiliz Hükümeti’ne yazdığı bir raporda şöyle diyordu:
”Söz konusu tehcirler sürecinde (1.Dünya Savaşı sırasında) 1.500.000 Ermeni’nin oldukça vahşi koşullarda yaşamını yitirdiği ve 500 binden fazla Rum’un sürgün edildiği, bunların sadece bir kısmının hayatta kaldığı varsayılıyor. Savaşın başlarında gerçekleşen vahşi Ermeni sürgünleri daha 1916’larda İngilizlerin Mavi Kitabı’na (İng. Blue Book) konu olmuştu ve neredeyse aynı derecede vahim Rum takibatları da birçok resmi Yunan yayınında yer almaktadır. (Bkz. Özellikle Atina’da 1921 yılında yapılan 3. Ulusal Meclis Müzakereleri) ”

”1912-1922 Yılları Arasında Hristiyanlara Yönelik Takibati Tehcir ve İmha” Belge Yayınları Ocak 2013, Derleyen Tessa Hofmann, sayfa 30, 31, 32, 33