TSİFİN

*TSİFİN

Seda Zengin

Mübadele

Bir bina: İç odalardan birinde müzik çalmaya başlayınca ihtiyar mübadil başını çevirdi baktı. Çok yaşlı kat kat kırışmış gözlerini kıstı. Hep duyup kendinden bile sakladığı, acıdan sararmış beyaz, uzak bir düşünce gövdesinden sıyrılıp parmaklarına doğru uzandı. Yıllar yılı bıkmadan usanmadan en dip köşeye yerleşen, dışarı çıkmaya asla yeltenmeyen bu ince sızı şimdi kolayca yakınlaşmıştı. Şaşırmadı, sanki hep bu anda bulunmuş gibi, müziğin nereden geldiği hiç de önemli değilmiş gibi, çok eskiden bildiği bir şeyi şimdi yeniden duymuş gibi büküldü; önündeki masaya yavaşça yerleşti. Kemençenin sesi kulaklarına varır varmaz düşünceyi parçalara bölen dev sol anahtarı hızla yol aldı; büyük derin bir denize varıncaya dek de durmadı.

Bir vapur: Karanlık, sisli limanda demirleyen vapur derin uykulara dalmış bir ejderha gibi suyun yüzeyine oturmuştu. Pullu sırtından ve yumuşak karnından yükselen dumanlı hava yolcular için tanıdık bir perdeydi. Çocuk mübadil denize sonra da üstündeki vapura baktı. Sekiz yaşındaydı, ayağındaki kara lastik çamur dolmuştu, yün çorapları ıslak, yüzü gözü nem içindeydi. Üzgün olmak için sebep bulamazken yola çıktıkları andan beri çok uzun bir oyun oynuyormuşçasına biraz şen ama yürümekten de yorgun bakındı. Ağlayan anasını tepeden tırnağa inceledi, her daim gülen bu kadın, günlerdir ağlamaktan başka bir şey yapmıyordu. Arada sırada da “I kardiam egomothen asa dekre**, (kalbim gözyaşı doldu)”  diyerek çocuğun başına yapışıyor, karnına doğru sıkıca bastırıyordu.

E’piren tin psim e’mana mou, ar sta eligo!** (canımı aldın anacığım, dursana!) dedi çocuk mübadil fazla ilgiden bıkmış, büyük adam gibi kızgın. Kadın “nayinimu si laliyas” (kurban olayım sesine) diyerek daha çok hıçkırmaya, çocuğu daha çok sıkmaya başladı.

Siyah vapur korkunç bir gürültüyle gıcırdadı. Ejderha uyandı, ağzını hafifçe aralayıp ona doğru yaklaşan insanlara baktı. “Pou ces kahuntan** (nerede oturuyorlar)?” diye sordu anasına çocuk mübadil. Eşyalarla yüklü yalpalayan kadın buna cevap vermedi, ağzını mendiliyle kapadı, sessizce iç çekti, ağladı. Cansız mendil anında sırılsıklam oldu, yeni doğmuş bir can gibi beceriksizce kımıldandı, sağa sola kıvrandı; dumanlı havayı taze dokusuna çeker çekmez kırıştı. Kalabalık topluluk kayıklarla vapura doğru ilerlemeye devam ediyordu. Kadın neredeyse ayaklarına kadar eğilerek sırtındaki yükü düzeltti, çocuk mübadili çekiştirerek vapura çıktı.

Küf kokan eski vapur, insan ayaklarının basıncıyla çatırdadı. Gerginleşen karnına basıldıkça canı yanan yaralı bir hayvan gibi böğürdü. Kemençesiyle o türküyü çalan delikanlı olmasa kulakları sağır eden bu gürleme insanları suyun içine çekerdi. Kadın eşyalarını kenara bıraktı, yalpalayan zeminde düşmemek için tutunacak bir yer arandı.

Aynı anda Gülcemal yaşlı, narin gövdesi, sessiz direkleriyle karşıda belirdi. Kapkara dumanlar tüten bacası geldiği yerin havasını, gideceği yere yükleyen iki devasa hamaldı. İki kıyı, iki ülke arasında gidip gelen hayalet gemi dindi. Tam ortasından ikiye böldü atardamarını kara deniz’in. Sağken bu gemiye ayak basan, dümenine dokunabilen olmamıştır. Ancak ölmüş insan yüzleri ciltleri mavi duaları ile bu gemide bıkmadan usanmadan gezinirler. Damarları yaşayanların damarlarına karışır, onların dolaşımında yük gemisi gibi gider gelir. Ne yapacağını bilmeden kül taşır, ekmek taşır, gül taşır. Yükünü aldı mı tüy gibi hafifler, bıraktı mı kurşun gibi ağırlaşır.

Bir deniz: Neden gelmişlerdi bu sonsuz suya, kaç gün geçmişti köyden çıkalı? Vapurun arkasından dalga dalga köpüren deniz pervaneden sızan acı suyla bulandı. Sessiz çığlıklarını duymadan kuru maddenin çok uzun saçlarını derinlere gömdü.

Durmadan midesi bulanan çocuk mübadil, içi dışına çıkmış bir halde denizdeki vapur izlerine baktı. Düz zeminde koştuğu engebeli patikaları düşündü, tekrar midesi bulandı. Anası dün akşam boylu boyunca yere devrilmiş, bir daha da kalkamamıştı. “”To kameno to pedepo, I mana the eligothe** (zavallı oğlan, anası kalkamıyor ) dediler. Çocuk şen halini yitirmiş, gözleri morarmış, şaşkın anasına doğru eğildi. Ateşten titreyen ve sayıklayan kadın solgun, kurak ellerini çocuğa uzattı. Tek kelime söyleyemeden son kez yutkundu, gözleri bir ağaç gibi devrildi, gövdesi toprağı kucaklar kucaklamaz avucundaki dertop olmuş mendil ıslak zemine yuvarlandı. “Ey kiti rasia! İ yineka dipsixesa eton!”**( ey gidi dağlar, kadın hamile idi)” dediler. Tuzlu suda gözyaşı ayırt edilir mi hiç! Vapurun kenarından aşağıya akıttığım iki damla yaş şu koca denizle baş edebilir mi hiç!

Yüzükoyun Kavala’dan çıktım yola dedi Gülcemal, içim dışım deniz dolu. Ne sular, ne dağlar aştım, tekrar ettim durdum nakarat gibi yeryüzünü. Bir dil iki din;  iki din bir dil dedim kendi kendime, çok seneler geçti yaprakların damarlarına yüz sürmeyeli. Yan yatıp baktım; bir bedende iki ölü gördüm; hayal gördüm, düş gördüm. Bir dil, iki din dedim kendi kendime. Hemen arkasından kırışmış dertop olmuş bir mendil gördüm. Mendilin yanı başındaki cıvıl cıvıl çocuktur sandım, hayal sandım, düş sandım. Ağlamayasın önüm sıra dedim kendi kendime, bre çocuk; düşmesin gözlerin gözlerime!

Uğultuyla yükselen deniz kabardıkça karardı. Saçlarımı sakındım dedi bu acı fırtınadan; yolculuktan, yoldan, yangın yerine dönmüş yeşil ormandan. Denizler ateşle bir arada olur mu hiç! Ama kaç zaman oldu yandım kavruldum ateşinden orman güllerinin. Kor haline dönmüş kollarımdan; kavrulan tuzumdan, kederimden boğuldum kıyıya vuran balıklar gibi. Yangınımdan yükselen acı duman ciğerlerini eritti bulutların. Ah akışkan geçmişim! Her yana yayılan, kıyıları dolduran günlerim! Ne kadar sürer bu eziyet, bu eriten yağmur, bu alevlenmiş göç. Bunca insan, bunca vapur, bunca gözyaşı döken insan, bunca gözyaşı döken vapur sığamadı içine kabuklarımın. Gökyüzüne doğru uzandıkça uzandım, gidecek yerim yok ey gök baba dedim, bana kollarını aç, deniz isem de yer bulamadım bu kadarına. Sen değil misin bana saf suları gönderen bu sefer de geriye al içimi eriten bu acı sağanakları.

Bir ülke:  Vapur suyun öte yanına varınca çocuk mübadil, iki kolu boş, yüksüz bir halde kıyıya çıktı. Bir iki adım atar atmaz toprak kükredi, geri püskürdü. Ayağı kayıp yere kapaklanan çocuğa uzun zaman kimse dönüp bakmadı. Yeraltından yükselen korkunç gürültüler çocuğu sıkıca sardı, kundakladı. Benim geldiğim yere benzemiyor bu kara parçası. Dumanı bitmeyen o yüce dağlar, hep birleşip hiç ayrılmayan serin bulutlar buralara kadar da gelemedi mi!  Hareketsiz, nefessiz kaldım. Kollarım, bacaklarım yeşilin, mavinin orta yerinde gidip gelmeyi unuttular. Daha çocuk değil miyim, bu yeni ülke ne istedi avucumun içindeki o belirgin çizgiden. Yola çıkmadan önce gelecek günlerimi eski evimdeki tahta bir kutuya kapattım. Gıcırdayan ahşap kapıyı da kapatmadan aralık bıraktım ki, uzayıp geri döndüğümde kısa bulmayayım günlerimi. Ve güllerim büyüyüp evimin etrafını sarsın diye, yemyeşil ot yığdım taşların arasına.

Taşların arasından kurumuş otları aralayıp aralık kapıdan içeri süzüldü delikanlı. Bana da mübadil diyecekler dedi, tıpkı ıssız bıraktığım evime, yurduma varıp, ağzının kenarından daima kan sızan o çocuğa dedikleri gibi. İkimize de mübadil diyecekler, yakıp yıkacaklar onlara benzemeyen bakışımızı. Ben hiç tanımadan kaynaştıracağım göğüs kafesimi onunkiyle;  gün gelir, bir gül olur iki kafes. Tomurcuklanır saçak saçak; aşılanmış yeni bir ağaç gibi uzanır gider gökyüzüne.

Bir haber: 1923’te imzalanan mübadele sözleşmesi gereğince Gülcemal Türkiye ve Yunanistan arasında Yunanistan’dan Türkiye’ye gelecek mübadilleri Selanik Limanı’ndan İstanbul ve İzmir Limanları’na taşıdı. Yolculuk esnasında hem Türkiye’den hem de Yunanistan’dan göç eden yolcular arasında binlerce kişi hayatını kaybetti.

Eski gazetelerin yığılı olduğu masada oturan delikanlı saatlerdir kafasını kaldırmadı. İnatçı bir böcek gibi eski, küflü sayfaları kemirdi durdu. Onu bu kâğıttan dağlar arasına kapatan, kaybettiklerini yeniden bulmanın hırsı değil, sakin sade bir düşünceyi kaleminin ucuna getirebilmekti. Parça parça hatırladığı eski evi, yeşil rengin sayısız yansıması, dar bir pencereden sızan sisli hava kafasında yavaşça aydınlandı. Unutmak kolay gelirdi önceden, serin kumların üzerine kedersiz yatar, gökyüzünden başka bir şey düşünmezdi. Ama şimdi kararlı ellerle masaya oturmuş, olan biteni ortaya çıkarmaya çalışıyordu.

Ne kadar sürdü bilinmez, günlerdir bu eski arşivlerin bulunduğu depoya düzenli olarak gidip geliyordu. Onu tanıyanlar bu kadar kararlı bir duyguyla yürüdüğüne dünyada inanmazlardı. Aniden kafasını kaldırdı, sonunda yolun sonuna ulaşmış gibi ağzının kenarıyla gülümsedi, hemen arkasından içine asit dökülmüşçesine acıyla kıvrandı. Kâğıttan yığınları oraya buraya savurup masanın üzerinde tek başına duran beyaz sayfaya uzandı.

 Zorunlu göç diye başlık attı genç mübadil, sayfanın ortasındaki bu iki sözcüğe bakarken acı çekmedi, bembeyaz sayfanın parlaklığından ve siyah harflerin koyuluğundan başka bir şey de görmedi.

Bir türkü: Mübadil yaşlı gözleri, kurumuş çatlak elleriyle yarı aydınlıkta seçilmeye başlamıştı. Müzik sarayının iç odalarından yanına doluştuk: “Biz bir albüm hazırlıyoruz; bize bu türkünün sözlerini biliyorsan söyler misin?” Müzik ilerledikçe cansız mendilini çıkardı gözlerini sildi. “Ben dayanamam bu türküye;  ilk kez deniz gördüğüm gün vapura binerken genç bir delikanlı kemençesiyle çalıyordu. Ben çok küçüktüm, aklımda nasıl kalmış bunca zaman bilmem. Sözlerini okumam mı hiç, kâğıda yazar gibi yazmışım kafama. Bir daha da hiç duymadım bu türküyü, söylemedim de; şimdi siz çalmaya başlayıncaya kadar”.

İhtiyar mübadil bir yandan ağladı, bir yandan türküyü söyledi, biz de kemençeyle ona eşlik ettik. Bir türkü ne kadar sürer ki;  üç dakika, beş dakika? Ben bu kadar uzun bir zaman görmedim bu yaşıma kadar. Sanki çok uzun bir koridorda yıllardır gidip geliyoruz. Türkü bitince gün de bitti, yıl da bitti, mevsim de. Kayıt bitince ihtiyar mübadili uğurladık. Arkasından bakmak, eski ağır bir vapuru sahilden uğurlamak gibiydi. Yazgılar, talihler, acılar gün ortasında bir yerlerde defalarca kesişir. Müzik bizi bize getirdi, bizden götürdü; bizim gözlerimiz parmaklarımız onun ateşi, suyu, canı, yoldaşı. Bizden başka dünyalarda yaşayan canlılar gibi bizden bağımsız; ama yaşamak için nefesimize muhtaç ciğerler gibi her zaman yüzümüzün hizasında.

Müzik aklımı başımdan aldı, kendimi bilmeden yürüdüm mavi bulutların ve simsiyah sıcak katranların arasında. Sesimi yokladım ağzımı aralayıp, bin bir çeşit kuş yuva yapmıştı sanki dişlerimin arasına. Akşamüstü olmalı dedim kendi kendime, bir parça uzandım dışarı doğru. İçimde müzik tekrar büyük bir hızla beni içine çekti. Razıyım dedim bu zeminde dolaşmaya, ruhumu aralayıp içine kül ve gül dolduran notalara. Kelepçelerimi parçalayıp yüzükoyun asılacağım bembeyaz ezgilere. Bana o türküyü söyle yeniden, bir daha bir daha! İçim yangın yeri, içim yağmurdan çürümüş orman. Ayaklarım topraktan süzülen kökler gibi yayıldı karanlığa, kaynayan çekirdeğe vardım kan ter içinde. Gözümde belirdi emsalsiz gençliğim, bütün ömrümü bu üç dakikaya verdim hiç acımadan. Bana o türkü söyle yeniden bir daha, bir daha..

Müzik aklımı başıma getirdi, ayıldım aymaz uykumdan, kendime geldim. Paslanmış gözlerimi açtım ilk kez dünyaya bakar gibi. Gözlerini dünyaya yeni açmış bebeklerim gözlerimde ağlamadan dinlendiler. Böylece bilincimin açık denizi çöllerin en uzak köşesinden seçilebildi. Orada insan iskeletleri asılmıştı ağaçların dallarına. Ölüler de bir zamanlar yaşamadı mı? Sabah akşam durmadan dönen bu görüntüler sade zamanın acı aldatmacası.

Göç bitip de saçlarını yayınca kıyıya o garip deniz, gemiler dumansız yattı mı limanlar boyunca; ormanda tsifin kımıldadı. Müzik kıvılcımlar saçtı gözlerinin içine. Silkindi, ayağa kalktı; bir parça katran, bir parça bulutla. Güneşin içine gidebilmem bu üç dakikaya bağlı dedi, belki bir ömür sürer, belki üç dakika.

Müzik; beni içine al, sar sarmala yanıklarımı. Yaralarımın buharında cam şekillendi, azar azar katılaştı. Canım cam yine kestin damarlarımı, kan sızar biter sadece üç dakikada. Kırmızı uçar gider sarı orman güllerinin köklerine, oradan damla damla toprağa akar. Bana o türküyü söyle yeniden; bir daha bir daha ..

Beyaz düşünceyi bir araya getiren dev sol anahtarı denizin kıyısında hızla durdu. Mübadil yüzünü çıkardı cebinden, orta yere serdi. Türkü defalarca çalmaya devam etti…

*  Sarı ormangülü; Bahçeye Hanımeli adlı albümden bir bölüm. Ayşenur Kolivar, Kalan Müzik 2012

** Romeyika cümlelerin ifadesi Ayşe Tursun tarafından düzeltilmiştir (9 Aralık 2015).

KAYNAK: Bu yazı Kurgu Düşün – Sanat – Edebiyat Dergisi Sayı: 11’de yayınlanmıştır.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.