SOYKIRIM KARŞITLARI DERNEĞİ / SKD’DEN HDK ELEŞTİRİSİ

SOYKIRIM YARASINI SARMAK İÇİN TARİHİMİZİN KANLI KARANLIK SAYFALARI İLE YÜZLEŞELİM! SOYKIRIMIN İNKARINA KARŞI EL ELE VERELİM, DOĞRU BİR ÇİZGİDE MÜCADELE EDELİM!

Ön Açıklama

Aşağıda bilginize sunmuş olduğumuz açıklama, toplumumuzun inkar edilen “tarihi soykırım gerçeği, ırkçılık, antisemitizm” gibi hayati öneme sahip konuları üzerine düşüncelerimizi ve mücadele önerilerimizi içermektedir.

Öyle tahmin ediyoruz ki, son birkaç yıllık Türkiye siyasal gelişmelerini yakinen takip eden her insan, “Demokratik sol-muhalefet” dendiğinde, öncelikle akla gelen Kürt Ulusal Hareketine yakınlığıyla bilinen Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve onun taban bileşenlerini oluşturan “Halkların Demokratik Kongresi (HDK)” olduğunu kabul eder.

Geniş bilgi için bakınız: https://tr.wikipedia.org/wiki/Halklar%C4%B1n_Demokratik_Partisi http://www.halklarindemokratikkongresi.net/hdk/bilesenler/hdk-bileseni-kurumlar/517 Ayrıca, https://tr.wikipedia.org/wiki/Halklar%C4%B1n_Demokratik_Kongresi

HDK, darbe niteliği taşıyan anti demokratik yöntemlerle Eş başkanları (Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş ve daha başka seçilmiş millet vekilleri, belediye başkanları) dokunulmazlıkları kaldırılmış, sudan bahanelerle tutuklanıp hapse atılmışlar, belediye meclisleri feshedilerek yerlerine “kayyum” adı verilen devlet memurları atanmıştır.

HDP’nin kurulmasında ve 2015 Türkiye genel seçilerinde %10 anti demokratik barajını aşıp, %13,1 oy alarak parlamentoya 81 milletvekili ile girmesinde de HDK, aktif ve önemli bir rol oynamıştır. Bu başarı tüm demokratik çevrede olduğu gibi Soykırım Karşıtları Derneği (SKD) üyeleri ve dost çevresinde de heyecan ve memnuniyet yaratmıştır.

2015 genel seçimlerinden sonra HDK, Avrupada da örgütlenmesini yaparak, HDK-A (Halkların Demokratik Kongresi-Avrupa) yı kurmuştur. Türkiye’de olduğu gibi Avrupa’da da demokratik sol muhalefeti, sivil toplum kuruluşlarını kendi çatısı altında örgütlemeye çalışmıştır. Soykırım Karşıtları Derneği (SKD) de, HDK-A’ içinde yer almış, kendi bağımsız çalışmalarının yanı sıra, insan hakları, demokrasi ve ADALET mücadelesine HDK-A çatısı altında da aktif olarak katılmaya çalışmıştır. Fakat süreç içerisinde çok önemli bazı konularda düşünce farklılıkları ve mücadele anlayışı gün ışığına çıkmıştır.

SKD, bu farklılıkların açık bir biçimde anlaşılabilesi, dostluk ve dayanışma içerisinde aşıla bilmesi için faklı platformlarda gündeme getirmişse de kolektif bir tartışma sağlanamamıştır.

SKD, 26 Eylül 2017 tarihli mektubunda HDK-A Eş Başkanlarına, konuya ilişkin talep ve önerilerini şu satırlarla dile getirmiştir: “Soykırım Karşıtları Derneği (SKD), HDK-A tüzük ve programını inceleyerek “insanlığa karşı işlenmiş suçlarla yüzleşme ve yeni soykırımların engellenmesi için mücadele” konularında, eleştirel yaklaşımını ve düzelteme önerilerini, Siz Eş Başkanlarımızın ve HDK-A çatısı altındaki arkadaşlarımızın bilgisine sunmaktadır. Eş başkanlarımız olarak Sizlerden, söz konusu düşünce farklılıklarına ilişkin sağlıklı bir tartışma yürütülmesine yardımcı olmanızı rica ediyoruz.”

HDK-A Eş Başkanlığı ve yürütmesi, ne bu taleb ne de eleştirilerimize ilişkin her hangi bir yanıt vermemiştir.

6 Mayıs 2018 Tarihinde HDK-Almanya Kongresi toplandığında, kongreye sunulan faaliyet raporunda da böyle bir eleştirinin varlığından söz edilmemiştir. Bunun üzerine SKD adına söz alan Ali Ertem, kendisine tanınan beş dakikalık “söz hakkını” kullanarak, eleştiri ve önerilerinin dikkate alınmaması ve üzerinde tartışma imkanı bulamamaları nedeniyle, kongre huzurunda HDK-Avrupa’dan ayrıldıklarını duyurmuştur.

Belki de bu eleştirel yaklaşımınız ve önerilerimiz, HDK-A açısından üzerinde durmaya değmez kabul edilebilir. Fakat bizler, başta soykırım mağduru halkların adalet kurumları, aydınları, kanaat önderleri olmak üzere kamu oyunu, bu tartışmalardan haberdar etmeyi ve neden SKD olarak, HDK-A saflarından ayrıldığımızı anlatmayı sorululuğumuzun gereği kabul ediyoruz. Zira soykırım mağduru halkların tüzel kişiliklerinden ve aydınlarından bize olan eleştirel yaklaşımlar, kamu oyunun tepkisi, tarihimizin kanlı karanlık sayfalarıyla yüzleşmemizde, tayin edici bir rol oynayacaktır.

Soykırım Karşıtları Derneği (SKD)

Frankfurt, 10 Kasım 2018

Verein der Völkermordgegner e.V. Frankfurt / Main Soykırım Karşıtları Derneği (SKD); Kontakt : Ali Ertem Tel.: 01772995985; E-Mail: skd@gmx.net

 

 

İnsanlığa karşı işlenmiş suçlar bağlamında HDK-A Tüzük ve Programına eleştirel yaklaşım

ELEŞTİRİ VE ÖNERİLERİMİZ SADECE VE SADECE ADALET İÇİN MÜCADELE
BİRLİĞİMİZİN SAĞLAM TEMELLER ÜZERİNDE GELİŞİP GÜÇLENMESİNİ AMAÇLAR

HDK–A Eş Sözcülerine, HDK çatısı altındaki Kurum ve Şahsiyetlere

Değerli Arkadaşlar,

HDK-A(Halkların Demokratik Kongresi- Avrupa) çatısı altında gerek tek tek bireyler, gerekse kurum temsilcileri olarak bir araya gelen arkadaşlarımızın, insanın insan tarafından sömürüsü temeli üzerine kurulmuş hem global sistemin, hem de onun yapı taşları olan tek tek devletlerin ve onların iktidarını ayakta tutan yapısal kumlarının, üzerimizdeki maddi ve manevi baskılarına karşı duran ve değiştirilmesine katkı sunmaya çalışan mücadele gönüllüleri olduğundan kuşkumuzun olmadığını, eleştirel değerlendirmemizin başından itibaren belirtmek isteriz.

Genel yapımız itibariyle, resmi ideolojiye muhalif olmamıza rağmen, onun üzerimizdeki kurumsal etkileri (toplumsal ön yargılar, eğitim kurumlarının bilincimizde bıraktığı izler, aile eğitimi vs.), her birimizin içinde bulunduğumuz koşullar, mücadele tecrübelerimiz, üzerinde yoğunlaştığımız konuların farklılığı ve daha da önemlisi, farklı insanlar olmamız nedeniyle, düşüncelerimizin nesnellikleri ve olayları algılamada farklılıklar içermesinin de doğal olduğu düşüncesindeyiz. Bu farklılıklar üzerine özgürce tartışıp, sonuçlarını mümkün olan en geniş kamu oyu ile paylaşarak aşmamız gerektiği inancındayız. Halklarımızın farklı ulusal aidiyetlerine ve farklı inançlara saygılı, insan onuruna layık bir gelecek için aynı amaçlar uğruna mücadele birliğimizi geliştirip güçlendirmek için, düşünce farklılıklarımız arasında derin uçurumlar ortaya çıkmadan, tüm iyi niyetimizle biribirimizi ikna yollarını aramayı prensip edinmenin önemini özellikle vurgulamak isteriz.

Bu kısa girişten sonra, HDK-A’nın, SOYKIRIM, SOYKIRIMIN İNKARINA KARŞI MÜCADELE ve KANLI KARANLIK TARİHİMİZİN UTANÇ SAYFALARIYLA YÜZLEŞME meselesine ilişkin eksik bulduğumuz ya da farklı düşündüğümüz konularda görüşlerimizi ve çözüm önerilerimizi sizlerle paylaşmak istiyoruz. Düşüncelerimiz arasındaki farklılığın ve çıkış yolu olarak önerilerimizin iyi anlaşılabilmesi için HDK-A’nın, ırkçı şiddete ve dışlanmaya maruz kalan bazı toplumsal katmanların (kadınlar, gençlik, engelliler, LGBTİ bireyleri) sorunları ile, soykırıma maruz kalmış mağdur halkların (Ermeniler, Süryaniler, Helenler, Ezidiler) sorunlarına gösterdiği ilgi ve hassasiyetler konusunda bir karşılaştırma yöntemine başvurmanın faydalı olacağı inancındayız. Böyle bir karşılaştırma, ne bu sorunları karşı karşıya getirmeyi, ne de birini diğerinden “daha önemli” göstermeyi amaçlar. Böyle bir karşılaştırmanın, hem bu sorunların çözümü için aralarındaki benzerlikleri ve farklılıkları görmek bakımından, hem de çözümleri önündeki engelin, yani TC devletinin, niteliği hakkındaki düşüncelerimizin anlaşılabilmesi bakımından da faydalı olacağına inanıyoruz.

Bu konuda HDK-A Frankfurt içinde yürüttüğümüz kısa bir tartışma en azından yaklaşımlarımız arasındaki önemli farlılıkların varlığını gösterdi. Bizler, HDK-A’nın tüzük ve programını inceledikten sonra, bu sorunun şehrimize özgü yerel bir sorun olmadığı, genelde HDK eksenli birliğimizin bir sorunu olduğu sonucuna varıyoruz.
İnsanlığa karşı işlenmiş soykırım suçlarına ve inkarına, gereken hassasiyeti gösteremeyen bir kuruluş, en önemli toplumsal sorunları çözmede, öncülük ettiği kitlelere doğru bilinç vermede başarısız kalır

HDK-A, soykırım sorununu programında şu satırlarla dile getirmiş: “Avrupa ve dünya düzleminde işlenen soykırım, katliam, zorunlu göç, sürgün işkence gibi insanlığa karşı işlenen her türlü suça karşı mücadele eder. Soykırım suçlarıyla ve sonuçlarıyla yüzleşilmesi için gerekli çalışmayı yürütür. Özel olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine inşa olduğu soykırımcı zihniyetle yüzleşilmesi, bu soykırımlarda Avrupa devletlerinin rollerinin açığa çıkartılması, ulusal ve uluslar arası kurumlarda gereken kararların alınması için mücadele eder. Soykırımlardan ve sonuçlarından kaçarak Avrupa’ya yerleşen halklar ve inanç topluluklarıyla buluşmak için özel çalışmalar yapar.” (HDK-A Program s. 4)

Bu formülasyonun, bazı önemli sorunlar içerse de, yine de olumlu bir gelişme ve ileri atılmış bir adım olarak değerlendirilmesi gerekir. Bununla birlikte henüz ete kemiğe bürünmemiş, tabana mal olmamış bir iyi niyet açıklaması olarak görülmesi gerekir.

Bu iyi niyet açıklamasına rağmen, esas sorun, ırkçılığa, ayrımcılığa maruz kalan, farklılıklarından ötürü dışlanan toplumsal katmanların, HDK-A içindeki yerleri ve sorunlarının çözümleri için gereken hassasiyetin gösterilmesi ve ihtiyaç olan araçların yaratılması gibi konuların ele alındığı yerde ortaya çıkmaktadır. Bu tespitimizi, ilkesel öneme sahip konularda sergilenen farklı tutuma dair iki örnekle açıklamak istiyoruz.

BİRİNCİ ÖRNEK:

HDK-A, kadın, gençlik, engelliler ve LGBTİ gibi toplumsal katmanların hem temsil hakkını garanti altına almak için kota önermekte, (kadınlar için %50, gençlik için %20, LGBTİ bireyler içi %5, engelliler için temsil hakkı) hem de sorunlarının çözümleri doğrultusunda somut adımların atılması için çalışma yapacak “meclis” (kadın meclisi) ve “komisyonlar” önermekte ve “pozitif ayrımcılık” ilkesini benimsediğini açıklamaktadır. (bakınız: HDK-A Program, sayfa 3, g ve k maddeleri, Çalışma ilkeleri, sayfa 5, madde 8, 9, 10, 11, 12; HDK-A Tüzük sayfa 9, i, j, k, l maddeleri; sayfa 10, d maddesi; sayfa 11, m, n maddeleri).

“Kota uygulaması” ve “pozitif ayrımcılık” gibi tedbirler, özel durumlarda elbette ki doğru ve hatta zorunludur da. Kendini ilericilikle, devrimcilikle özdeşleştiren eşitlikten ve adaletten yana her örgütlenmeye, ırkçı ayrımcılığa, toplumsal dışlanmaya ve şiddete maruz kalan toplumsal katmanlar için somut koşulların dayattığı zorunlu tedbirlerdir. Elbette ki bizler de HDK-A’nın, bu toplumsal katmanların sorunlarına ciddiyetle eğilmesini, onların örgütlenmesine ve sorunlarının çözümüne elinden gelen her türlü katkıyı sunmasını bekleriz.

Ancak sorun soykırım mağduru halklar olduğunda HDK-A, yukarıdaki iyi niyet açıklamasına rağmen, onların, HDK-A içinde temsil hakkı için ne pozitif ayrımcılıktan ne de bir kota ayrılmasından, tek kelime söz etmektedir. Bu yaklaşımın, soykırım sabıkalı TC devletine alternatif, “toplumsal muhalefetin sesi ve kürsüsü, ezilen ve sömürülenlerin umudu ve geleceği” olma misyonuna talip olan bir oluşum için çok ciddi hayal kırıklığı yaratan bir pozisyon olduğunu, HDK-A çatısı altındaki tüm dostların bilmesi gerektiği inancındayız.

Dikkat çeken diğer bir nokta ise, HDK-A’nın kota uygulaması ve pozitif ayrımcılıktan yararlanmasını program ve tüzüğüne işlediği toplumsal katmanların (kadın, gençlik, engelliler, LGBTİ bireyleri) sorunlarının çözümü için HDK-A politikasını pratikte hayata geçirecek gerekli araç ve gereçlerin (kadın meclisi, gençlik meclisi, komisyonlar vs.) yaratılmasını programına yazarken, soykırım mağduru halklar için pratik çalışmalar yürütecek araçlara ise gerek duymamaktadır.

HDK-A Frankfurt toplantısında (7 Mayıs 2017) tam da bu konuda tartışma çıktı. Ali Ertem’in “soykırımın inkarına karşı mücadele ve yeni soykırımların engellenmesi” çalışmalarını yürütecek bir komisyon kurulmasını önermesi üzerine, eş başkanlarımız ve bazı arkadaşlar böyle bir komisyon kurulmasına hararetle karşı çıktılar. Ancak bu karşı çıkışın nedenini açıklayan ikna edici hiçbir gerekçe ortaya koymadılar. Yanlışlığı bir yana, HDK-A tüzük ve programına dayanarak, böyle bir önerinin geri çevrilmesini, gerekçelendirmenize gerek bile kalmamaktadır.
Bu öneriye karşı çıkan arkadaşlar, soykırımın yıl dönümünde “bir kaç günlük etkinlikle” ihtiyaca cevap vereceklerini düşünmüşler. Aslında böyle bir yaklaşım, soykırımı inkarın ne demek olduğundan ve baskı altındaki halkları tehdit eden tehlikeden hiç bir şey anlamamak, ya da onu, konjüktürel bir sorun olarak iktidar mücadelesinin bir malzemesi olarak görmek, yeri geldiğinde rakibine karşı kullanmak, ihtiyaç olmadığı zaman da unutulmaya terk etmek anlamına gelir.

Bu hatalı tutuma ilişkin düşüncelerimizi bundan sonraki alt başlıkta daha da açarak anlatmak istiyoruz. Zira bu konularda yürütülecek sağlıklı bir tartışmanın sonucunda ortaya çıkacak düşünce berraklığı ve buna uygun ilkeli bir duruşun sahibi olmak, bizi soykırım sabıklı TC devletine bağlı olan bütün düzen partilerinden ayıracak ve geleceğin alternatifi gerçek bir çekim merkezi haline getirecektir.

Tersine bu konularda belirsizlik, sallantılı tutum, 102 yıllık yalanın ve iftiranın yarattığı toplumsal ön yargıların etkisi, soykırım ganimetlerini kaybetmekten kaynaklı korkular, bizi çürümekte olan soykırım rejiminin koltuk değneklerine dönüştürecek ve onunla birlikte yok olmaya mahkum edecektir.

Soykırım mağduru halklar sorunu, kadın, gençlik, engelliler ve LGBT sorunları ile benzerlik göstermesine karşın nitel olarak onlardan faklı yanlara sahiptir; hem “pozitif ayrımcılık” uygulanmasına, hem kota ayrımına, aynı zamanda mücadeleyi koordine edecek, hayata geçirecek araç ve gereçlere ihtiyacı vardır!

Dünyanın en modern devletlerince yönetilen demokratik toplumlardan anti-demokratik, gerici devletlerin yönettiği toplumlara kadar, her toplumda az ya da çok kadın, gençlik, engelliler ve LGBT ve daha başka toplumsal sorunlar vardır. Tüm bu devletlerin sınıf karakterine rağmen, toplumsal dengelerin göreli bir barış ortamında devam ettirilebilmesi için belli farklılıklarla demokratik kurallar çerçevesinde bazen sınıfsal tavizler, bazen manipülasyonlar, bazen de kural dışı toplumsal çatışmalar temelinde, üsttekiler ya da alttakiler lehine köklü düzenlemeler kaçınılmaz hale gelebilmektedir. Özgün örgütlenmeler ve mücadeleler yoluyla söz konusu sorunların (kadın, engelliler, LGBT vs.), bütünüyle ortadan kaldırılamasa bile belli ölçüde aşılması en azından asgariye indirgenmesi mümkündür. Sorunların muhataplarının da rollerini oynama şansı vardır.

Fakat buna karşın her devlet, bir ya da birkaç halkın soykırımı, yurdundan sürgün edilmesi, taşınır taşınmaz mal varlıklarının ve namusunun talanı üzerine kurulmamıştır. Her devlet iktidarı, kendine temel teşkil eden “çoğunluk” toplumu, işlediği mega halklar cinayetini inkar temelinde, mağdur ettiği halklara karşı kesintisiz olarak, kin ve nefretle kurgulayarak yönlendirmemektedir. Her devlet, bir etnik kimliği ya da dini inanç topluluğunu ortadan kaldırmak için toplumun diğer kesimlerini soykırım suçuna ortak etme ihtiyacı duymamakta ve hatta ihtiyaç duysa bile, soykırım suçuna ortak etmeyi başaramamaktadır. Her devletin temel stratejisi, kendi benimsediği ulusal kimlik ve dini inanç dışında egemenliği altındaki bütün etnik kimlileri ve dini inançları, soykırım ve sürgünler de dahil olmak üzere, barbar yöntemlerle tekçi zihniyet temelinde (tek millet, tek inanç, tek bayrak) ortadan kaldırmak değildir.

1915 Soykırımın’dan önce Osmanlı despotizminin bütün baskı ve katliamlarına rağmen toplam nüfusun en az %30’unu Hıristiyan halklar oluşturuyordu. 1915 Soykırımı ve sürgünleri ile ülkenin demografik yapısı baştan aşağı değiştirilmiş, başta Ermeni halkı olmak üzere Helenler, Süryaniler ve Ezidiler, tarihi yurtlarından sürgün edilerek, kitleler halinde katledilerek, “mübadele” adı altında köklerinden sökülüp atılarak, toplam nüfus içindeki yerleri, 1924’lere gelindiğinde %8’e düşürülen “önemsiz” birer azınlıklar haline getirilmişlerdir. Bu mega halklar cinayeti, cezasız kaldığı gibi o günden bu yana TC devletince, kararlı bir şekilde inkar edilmektedir. Devlet, soykırım ve sürgünlerle mağdur edilmiş halklara karşı yalan ve iftira temelinde insanlık suçlarını umursamayan,

gittikçe yozlaşan ve çürüyen bir inkar toplumu yaratmıştır. Soykırım mağduru halkların, 100 yılı aşkın bir süredir devlet terörü altında “Müslümanlaştırılmaları“, “Türkleştirilmeleri” ve hatta “Kürtleştirilmeleri” ve de “Alevileştirilmeleri”, “Varlık Vergisi” gibi ırkçı yasalarla ekonomik olarak çökertilmeleri, tekrar tekrar kışkırtılan pogromlar sonucu ülkeyi terk etmeye mecbur edilmeleri, sayılarının daha da azalmasına, gelinen aşamada %0,1’e düşürülmesine neden olmuştur. Fakat buna rağmen toplumsal gerilim hiçbir şekilde ortadan kalkmamış, tam tersine artarak devam etmektedir. Soykırım sabıkalı devlet, “tek millet, tek din, tek bayrak” hedefi önünde şimdi de “din kardeşi” Kürt halkını ve Alevi inancı mensubu halkları, ortadan kaldırılması gereken engeller olarak görmektedir.

İşte bu soykırımcı karakteristik TC devletini, hali hazırda var olan bütün diğer devletlerden ayıran en belirleyici özelliktir!

TC devletinin bu özelliği, onun çatısı altındaki ezilen halkların, dini inanç gruplarının, ezilen sınıf ve tabakaların, ezilen kadın cinsiyetinin, ötekileştirilerek ezilen toplumsal katmanların (LGBT, Engelliler) kaderlerini, soykırım mağduru halkların kaderi ile bütünleştirmiştir. Bununla birlikte soykırım ve sürgünlerle mağdur edilmiş halklar için ADALET MÜCADELESİ, TC devlet çatısı altında soykırım mağduru halkların sorunları olmaktan çıkmış, ataları soykırım suçuna ortak olmuş halkların, özellikle de onların ilerici devrimci şahsiyetlerinin, HDK-A gibi anti-faşist örgütlerinin sorunu haline gelmiştir. Artık bu görev bizlerin omuzlarındadır. Çünkü mağdur edilmiş halkların nicel olarak bu mücadeleyi kaldırabilecek güçleri kalmamıştır. Onların, seçimlerin kaderini değiştirebilecek oy potansiyelleri de yoktur. Fakat buna rağmen soykırım mağduru halklar, toplumumuzun vicdanı ve özlemini çektiğimiz, insan onuruna layık geleceğimizin teminatıdırlar. Bu nedenle yaşadığımız cenneti cehenneme çeviren devlet iktidarı, yalan ve iftiralarla, dini ve ırkçı ön yargılarla gözünü kör ettiği milyonlardan korkmuyor; uykudaki, öngörüden yoksun, kör

milyonların vicdanını sarsacak, gözünü açacak, gücünü gerçeklerden alan %0,1 (binde bir) “azınlıktan” korkuyor! Onun için TC devletinin egemenleri, çarkına dokunan her taşın altında ya bir “Ermeni parmağı” ya da bir “Yahudi komplosu” arıyor. Onun için Hrant’ı sokak ortasında, güpegündüz herkesin gözü önünde ensesinden vuruyor. Onun için çatışmalarda düşen PKK’li erkek savaşçıların sünnetlerini kontrol ediyor. Bir başka ifadeyle onların içinde “Kürd’ü devlete isyan ettiren Ermeni” arıyor.

Bütün bu nedenlerden dolayı, soykırım yarasının sarılması için yürütülmesi zorunlu olan adalet mücadelesi bizim en yüce davamız ve bu mücadeleyi sahiplenip sahiplenmeme tutumumuz ise, insanlığımızın tarih sahnesindeki en büyük sınavı meselesi haline geliyor.

Eğer ki, bizler, bu mücadeleyi hiç bir kaygıya kapılmadan boynumuzun borcu kabul edip yürekten üstlenebilirsek, hem insanlık onurumuzu, katilin, hırsızın, tecavüzcü işkencecinin, ayakları altından kurtarmayı başaracağız; hem de soykırımın anlımıza sürdüğü kara lekeyi temizleyerek, atalarımızın mağdur ettiği komşularımızın, yüzüne bakmaya hak kazanacağız.

Tersine, soykırımın toplumumuza sağladığı ganimetleri kaybetme kaygısıyla, bütün davaların davası olan ADALET davamıza sırtımızı dönersek, insanlık onurumuzla birlikte geleceği kaybedeceğiz.

Tekrar kadın, gençlik, engelliler, LBGTİ sorunlarına dönecek olursak: Soykırım sabıkalı devletin şekillendirdiği ırkçı, gerici, militarist hastalıklardan muzdarip toplumun, baskısına maruz kalan kadınlar, engelliler ve LGBTİ bireyler, ve geleceği karartılan gençlik, toplumu oluşturan katmanların birer unsurudurlar ve toplumun yarısından fazlasını oluşturmaktadırlar. Örgütlenme ve kendilerini her alanda ifade etme, adaletsizliğe karşı başarılı bir mücadele verme şansına ve olanaklarına sahiptirler. Onları, örgütlenmeye teşvik etmek, örgütlenmelerine yardımcı olmak, HDK’nın da savunduğu gibi her ilerici, devrimci örgütün ve bireyin görevidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi “pozitif ayrımcılık” ilkesi ve temsiliyet hakları için “kota” ayrımında yapılan önerilerin, zaten itiraz edilecek hiçbir yanı yoktur.

Yanlış olan, aynı hassasiyetin, mağduriyetleri söz konusu toplumsal katmanlardan

nitel olarak farklı olan, soykırım ve sürgünlerle azaltılmış olmaları nedeniyle, tamamen yok edilme tehlikesi ile yüz yüze olan soykırım mağduru halklar için gösterilmemiş olmasıdır. Soykırım mağdurlarının, “pozitif ayrımcılık” ve “kota” konusunda gözardı edilmiş olmalarıdır.

HDK-A bu hatanın ortadan kaldırılması için bütün bileşenleri içinde yürütülecek canlı bir tartışma ile düşünsel bir değişim sağlamalıdır. HDK-A programa yazdığı iyi niyet açıklamasını ete kemiğe büründürmek için temel prensipleri açık ve net olarak belirleyen kararlar almalı ve o kararları hayata geçirecek araç-gereçleri maddi ve manevi imkanları yaratmalıdır.

İKİNCİ ÖRNEK:

“HDK- Kuramsal Yapısı” başlığı altında (sayfa 10, 5. madde), “HDK-A’ya katılım” konusunda şu “ilkesel” saptamayı okuyoruz: “Kadına yönelik şiddet uygulayan kurum veya kişiler HDK-A içinde yer alamaz. HDK-A çalışmaları içinde bulunan kurum veya bireylerin kadına yönelik şiddet uygulaması durumunda HDK-A içindeki varlığı sona erer.”
HDK-A tüzüğünün “kuramsal yapısı” alt başlığında böyle ilkesel öneme sahip bir meselede açıkça formüle edilmiş bir tavrı görmek, bizi son derece memnun etmiştir. İktidardan güç alarak, kadınların zorlu mücadeleler sonucu edindikleri en son hak kırıntılarını da yok edip, onları köleci toplumun karanlığına mahkum etmek isteyen despotik zihniyetin ürünü davranışlara (kadına şiddet ve tecavüz), HDK-A’nin kapılarını kapatmış olması, gayet gerekli ve yerinde atılmış bir adımdır.

Bizler bu ilkesel tutumun, HDK-A “Kuramsal Yapısı”na, soykırım inkarcılarına karşı da aynı kararlılıkla işlenmesini ve HDK-A kapılarının, soykırım inkarcılarına kapalı olduğunu, HDK-A çatısı altında hiç bir kurumun ve şahsın soykırımı inkarına tolerans tanımadığını, kamuoyuna açıkça ilan etmesini beklerdik.

HDK-A, en az kadına şiddet kadar ilkesel öneme sahip olan bu tavrı, soykırım inkarcısı potansiyel suçlulara (katillere, katil adaylarına) aynı hassasiyeti göstermemekle, bizleri hayal kırıklığına uğratmıştır.

Halbuki, hiçbir toplumsal katman, Osmanlı İmparatorluğu ve onun devamı olan TC devleti çatısı altında şiddeti, tecavüzü, işkenceyi, adaletsizliği, en açık ifadeyle vicdansız barbarlığı, soykırım mağduru halklar gibi, iliklerine kadar yaşamamıştır. Gerçekler bu kadar açık ve net olmasına rağmen, devlet, topluma geçmişindeki soykırım suçlarını, “emperyalizmin uydurduğu bir yalan!” ve “içimizdeki hainlerin bir iftirasıdır!” şeklinde propaganda etmektedir. Ama diğer taraftan top yekun bir halkın soykırımla namusunu talan etmenin itirafı olan “Hepiniz Ermenisiniz. Hepiniz Piçsiniz.” nefret söylemi ile, Ermeni halkını tekrar hedef göstermektedir. Toplumsal hayatın her alanında, “soykırım” kavramının geçtiği her yerde, başına “sözde”sözcüğü eklenerek “sözde soykırım”, yani “soykırım yalanı” şeklinde ifade edilmesine gösterilen özen, mutlak inkarın özünü açıklar. Sonuç olarak hiçbir kötülük, soykırımın inkarı kadar mağdur halkları, tarifi sözlerle mümkün olmayacak derecede rencide etmemekte ve toplumsal ortak yaşam atmosferini çekilemeyecek kadar zehirlememektedir.

Soykırımın inkarı, soykırım mağduru halkları itibarsızlaştırmak için devletin tercih ettiği, bilinçli

olarak seçilmiş bir kök kazıma siyasetidir. İnkar, faili “mağdur” göstermenin, soykırım mağdurlarına karşı kin ve nefretle bilenmiş toplumsal düşmanlığı zinde tutmanın, soykırım

mağduru halkları son ferdine kadar yok etme amacını kamufle etme ve yeni soykırımları topluma, “kendini savunmak için bir mecburiyet” olarak benimsetmenin yöntemidir.

Bu bakımdan soykırım inkarcılarına karşı alınması gereken tavır, bizler açısından

ilkesel önem taşır. HDK-A ilkesel öneme sahip bu eksiliği ortadan kaldırmalı ve kapılarının,soykırım inkarcılarına prensip olarak kapalı olduğu, kamuoyuna açıkça ilan edilmelidir.

HDK çatısı altında örgütlenen kurumlar ve bireyler, İlhakları açıkça reddetmeli ve Soykırımın kavramlar altına gizlenen inkarına son vermelidir

Türkiye sol camiası, bu konuda onlarca yıl soykırımın inkarına sessiz kalmakla objektif olarak suç ortağı konumuna düşmüştür. Hal böyle olunca, 1915 soykırımının ortaya çıkardığı fiili durumu da sahiplenme “alışkanlığı” kazanmıştır. 80 yıla yakın bir süre, soykırım ganimetlerinden toplum olarak nemalanmaya karşı, ahlaki açıdan dikkate değer her hangi bir itiraza, eleştirel bir yaklaşıma rastlamak mümkün değildir. Bu nedenle “Türkiye” sol camiası, jenosit rejiminin ilhaklarını ve yağmacı geleneğini de ciddi bir sorgulama gereği duymamıştır. Namuslu bir kaç aydın dışında, kimse bu alanı “karıştırma” ihtiyacı hissetmemektedir. Eleştirel yaklaşımların mazisi henüz çok yenidir. Bu objektif durumun dile getirilmesi, sol camiada özellikle de son yıllarda soykırım suçlarına karşı, karanlık geçmişi sorgulayıcı gözle görülür bir gelişmenin varlığını inkar etmek anlamına gelmez.

Genel olarak bakıldığında hala “ortalama” bir Türkiye solcusu için “Türkiye” kavramında sorgulanacak önemli bir sorun “yoktur”. Ama “halkın, sınıfın, vatanın, bölünmesine karşı” itirazın haddi hesabı yoktur. Halbuki, “Türkiye” olarak belirlenen topraklar bir halklar mezarlığı, TC de, soykırım kurbanlarının ölüleri ve hala ezilmekte olan halklar üzerine kurulmuş bir ilhaklar zorbalığıdır. 1923’ten beri “Türkiye” terimi ile belirlenmiş sınırlar içinde ifade edilen ülke ve ona hükmeden TC devlet iktidarı, şaibeli meşruiyetine rağmen, var olan dünya devletleri nezdinde ve uluslar arası kurumlarda (BM, AB, NATO vs.) resmen kabul gören bir realitedir. Fakat soykırım ve sürgünlerle, insanlığa karşı işlenmiş en ağır suçların otaya çıkardığı bir realitedir. Çok uluslu çok inançlı bir imparatorluğun envanteri (artığı) olmasına rağmen, “Türk milletinden” başka bir millet ve Sünni İslamdan başka bir inanç tanımayan bir realitedir. Bazı “azınlıkları” (Ermeni, Helen, Yahudi) ve haklarını, uluslararası Lozan Antlaşması gereğince tanımak zorunda kalmış bile olsa, altına imza koyduğu sözleşmeleri pervasızca çiğneyen bir realitedir.

Örneğin, henüz bundan 30 – 40 yıl öncesine kadar, Türk hakim sınıflarına göre “Türkiye” olarak tanımlanan “vatan topraklarında” ne Kürt ne de Kürdistan vardı. Soykırım mağduru halkların ve binlerce yıl üzerinde yaşadıkları, ama soykırım ve sürgünlerle sökülüp atıldıkları tarihi yurtlarının, esamesi bile okunmazdı. Onlar, zaten “düşman” ve “düşmanın işbirlikçileri” olarak 30 Ağustos 1922’de çoktan “denize dökülmüşlerdi.” Bir başka ifadeyle, “Türk vatanının” özünü, halkların soykırımı, inkarı ve yurtlarının ilhakı oluşturur. Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin, büyük bedeller ve zorlu mücadeleler sonucu inkar tabusunu yıkıp, “Kürt ve Kürdistan realitesini” kabul ettirmesinden bu yana, şöyle bir kaç on yıldan beridir solcu, ilerici camia “Türkiye” ve “Kuzey Kürdistan” kavramlarının kullanılmasını “enternasyonalizmin” bir gereği saymaktadır. Ama hiç kimse, “Kürt realitesinin” tanınmasında olumlu rol oynayan bu kavramlar ikilisinin de, 1915 Soykırımı’nın ortaya çıkardığı fiili bir durum olduğu gerçeği üzerine, düşünme gereği duymamaktadır. Dolayısıyla soykırım sonrası, Türkiye ve Kürdistan olarak ifade edilen ülkeler, soykırım mağduru halkların ve yok sayılan Lazların, Arapların yurtlarını da (İyonya, Kapadokya, Pontos, Lazistan, Batı Ermenistan, Antakya Turabdin, Betnahrin) içerir.

Burada amaç, Kürt halkının ülkesi Kurdistan’ı “tartışma konusu” yapmak değildir. Kürt Ulusal Hareketinin kendini, tam da bu noktada ilhakçı TC devletinden gerçekten ayırması için dostça bir uyarıdır. Kürt Ulusal Hareketi, soykırım suçları ile yüzleşirken, soykırımın bir sonucu olarak gerçekleştirilmiş ilhakları görmesi, bilinçli olarak kendini TC devletinden ayırması, mağdur edilmiş halkların yurtlarını tereddütsüz tanıması, ona, uluslar arası alanda ve dünya demokratik kamuyu nazarında büyük bir saygınlık kazandıracaktır.

HDK’nın, Tüzük ve Programında, Türkiye ve Kürdistan’dan söz edilirken, (bakınız: HDK-A Program ve Tüzük, sayfa 9, sayfa 18) soykırım ve sürgünlerle yok edilerek yurtları ilhak edilmiş mağdur halkların yurtlarının varlığından hiç söz etmemek, adlarını anmaktan kaçınmak, soykırımın dolaylı olarak inkarı anlamını taşır. Zira bu tutum, objektif olarak soykırım mağduru halkları devletin zihniyetiyle algılamak, onları bu topraklarda “yabancılar” olarak görmek ve bizim “hoşgörü” sınırlarımızı aşmadıkları sürece varlıklarına tahammül etmek anlamını taşır. Diaspora sürgünlerine de “Her şey bitti, kaderinize razı olun ve sakın ha, kovulduğunuz topraklara geri dönüp yerleşmeye ve özellikle de kendi kaderinizi ellerinize almaya kalkışmayın” demek anlamını taşır.

Halbuki soykırım mağdur halklar, bu toprakların otokton halklarıdır. Bu topraklarda, yüzümüzü ne tarafa çevirsek, onların yıkılıp tahrip edilmekle bitirilemeyen tarihsel mirasları, medeniyetleri gözümüze çarpar. Kendi yurtlarında istedikleri gibi özgürce yaşamak soykırım mağduru halkların da hakkıdır. Bu hakkı onların elinden almış olan, yurtlarının ve bütün yerleşim birimlerinin köy, şehir, kasaba, dağ, nehir adlarını değiştiren Soykırımcı Osmanlı ve onun devamı olan TC devletleridir. Ancak insanlığa karşı işlenmiş soykırım suçlarının zaman aşımı yoktur. TC devleti soykırımın hesabını, bu gün olmazsa yarın, mutlaka vermek zorundadır. Adaletin tecellisi için inkara ve ilhaklara karşı tavrımız, geleceğimiz için de tayin edici bir rol oynayacaktır.

HDK-A ve bileşenleri olarak bizler, bilerek ya da bilmeyerek soykırım mağdurlarının ve devlet terörü altında zorla asimle edilmek istenen halkların, yurtlarının inkar edilmesi suçuna ortak olmaktan titizlikle kaçınmalı ve adlarının değiştirilmesine karşı karalılıkla mücadele etmeliyiz. TC devletinin inkar ve unutturma politikasına karşı, kamu oyunda, soykırım mağduru halkların yurtlarının varlığını, adlarını, yurtları üzerinde yurttaşlık haklarını, HDK-A adına layık bir şekilde tavizsiz ve kararlılıkla savunmalıyız.

Anti-Semitizme ve Anti-Ziganizme Karşı Mücadele, HDK-A’nın da Omuzlarında duran bir İnsanlık Görevidir!Gerek Yahudi halkı, gerekse Sinti-Roman halkı, Ortaçağdan bu yana, dünyada strerotipleştirilmişen eski düşmanlıklara maruz kalmış olan halklardırlar. Hem Türkiye toplumunda hem de Avrupa’da bu halklara karşı yerleşik ön yargı ve düşmanlık fazlasıyla mevcuttur.
Her iki halkta, özellikle de Avrupa’da meslek yasaklamalarına, şehirlerden dışarı atılmalara gettolara hapsedilmelere, bitmek bilmez pogromlara, modern çağın temerküz kamplarına, deportasyonlara, en sonunda Nazi Faşizminin gaz odalarına kadar uzanan ve Holokost’la sonuçlanan barbarlığa maruz kalmışlardır.

Ülkemizde bazı insan hakları kuruluşları ve çok az sayıda devrimci yapı ve bir elin parmağıyla sayılacak kadar az istisna aydınlar dışında “buçuk” olarak nitelenen “Çingenelere” ve Yahudilere karşı herkes ön yargılıdır. Özellikle de Yahudi düşmanlığı toplumun vicdanını kemiren bir hastalık haline gelmiştir. Hitler karanlığının baş yapıtı “Kavgam” 21. yüz yılda “bestseller” olarak Türkiye’de gördüğü ilgiyi dünyanın hiçbir yerinde görmemiştir. Türkiye’de Yahudi halkına mensup TC vatandaşları, doğruluğu ve yanlışlığından bağımsız olarak İsrail devletinin politikasından sorumlu tutulmaktadırlar. Sokak ortasında, iş yerlerinde, ibadethanelerinde fiili saldırılara, toplu katliamlara maruz kalmaktadırlar.

Esas itibari ile Holokostun sonucu olarak Yahudi halkının topyekun imhasının engellenmesi için kurulmuş olan İsrail devleti, Türkiye’de çok az istisna dışında, sağıcısıyla, solcusuyla, dincisi ve ateistiyle haritadan silinmesi gereken bir yapı olarak algılanmaktadır. Kendine ilericilik, devrimcilik sıfatı yakıştıran şahsiyetlerin ve kuruluşların bu derece şuursuz Yahudi düşmanlığına tavırsız kalması veya ortak olması, ilerici insanlık hareketi için tam bir yüz karasıdır.

HDK gerek birinci genel kurul sonuçları açıklamasında, gerekse 3. Kongre kararlarında Filistin halkıyla dayanışmasını dile getirirken, Filistinli örgütlerin neredeyse tamamına temel teşkil eden ne Anti-Semit Orta Cağ karanlığı İslami gericiliğe, ne de Türkiye’de tavan yapan Anti-Semitizme ses çıkarmaktadır. Bu tutumun kendisi Anti-Semitdir. HDK’nın “izdüşümü” olan HDK-A ise, bu konuda susmayı terci etmektedir. Ama susmak, “ikrardan” gelir; aynı politikayı benimsemek anlamına gelir. Bu gerçeğin farkında olup da susmak, hem global Anti-Semitizme hemde Türkiye’de çığırından çıkmış Yahudi düşmanlığına ortak olmak anlamına gelir.

Kapitalist sistemin egemen olduğu modern devletlerde işçi sınıfına ve ezilen halklara düşmanlık, haklarına dolu dizgin saldırı, daima Anti-Semitizmin yaygınlık kazanmasıyla başlamıştır. Toplumu suçuna ortak etmeyi başaran güçler, (Nazi Almanya’sında olduğu gibi) iktidarlarını faşizmle taçlandırdıktan sonra, ezilen sınıf ve tabakalar için iş işten geçmiştir. Faşist iktidarlarsa, sadece egemen oldukları ülkeleri değil, aynı zamanda dünyayı kan gölüne çevirmekten çekinmemişlerdir. Bu gün de, Batı Avrupa’da sağ popülizmin atakta olmasında, geçmişinden gereken dersi çıkartamayan, Holokost’u çok çabuk unutan “Anti-Siyonist demokrasi güçleri”, önemli bir vebalin altındadırlar. Zira “Anti-Siyonizm”, kitleler arasında kolayca taban bulan, demokrasi güçlerini yanlış hedefe yönlendiren, sefaletin kaynağını yanlış adreste aratan, özellikle de sol içinde yaygın olan en popülist Yahudi düşmanlığıdır.

Anti-Semitizm devrimci bir kuruluş için ölümcül tehlikedir. “Anti-Siyonizm” temelinde uzlaştığı ırkçı gericiliğin batağına düşmesi kaçınılmazdır. Gerek HDK’nin, gerekse HDK-A’nın Anti-Semitizm karşısındaki ilkesel tutumu, geleceğini belirleyecek olan en önemli etkenlerden biri olacaktır.

Bu bakımdan HDK ve onun iz düşümü olan HDK-A, Anti-Semitizme karşı, ırkçı İslami gericiliğin “hassasiyetine” boyun eğmeden, açık ve net bir tavır takınmalıdır. HDK hem kendi içinde hem de tabanında Anti-Semitizme ve Anti-Ziganizme karşı, özellikle de Holokost’un doğru anlaşılması için bilinçlendirme kampanyaları yürütmelidir.

Dostaça, yoldaşça saygı ve selamlarımızla

Soykırım Karşıtları Derneği (SKD) adına: Ali Ertem,

Frankfurt, 16.08.2017

Ekler: HDK-A genel kuruluna sunulmak üzere hazırlanan karat tasarıları:

1. Anti-Semitizme ve Anti-Ziganizme karşı Mücadele bir İnsanlık görevidir (bakınız sayfa: 11)

2. HDK-A, 24 Nisan’ı Halklarımızın Ortak Yas Günü Kabul Eder (bakınız saya: 12 )

3. HDK Soykırımın İnkarını, Soykırımın Devamı Olarak Görür! Yeni Soykırımların Engellenmesi İçin Canla Başla Mücadele Eder! (bakınız saya: 13)

4. Soykırım mağduru halklar için Vatan ve vatandaşlık hakkı (bakınız saya: 14)

 

HDK-A GENEL KONGRESİNE SUNULMAK ÜZERE İLETİLEN KARAR TASARILARI

1. Anti-Semitizme ve Anti-Ziganizme Karşı Mücadele Bir İnsanlık Görevidir

HDK, Anti-Semitizmin ve Anti-Ziganizmin global, tarihi kökleri çok derinlerde olan, Yahudi ve “Çingene” (Roman-Sinti) düşmanı bir düşünce akımı olduğu gerçeğinin bilincindedir. HDK, dünya gündeminde önemli bir yeri olan bu gayri insani düşünce akımına (Anti-Semitizm ve Anti-Ziganizm) karşı mücadeleyi, hayati öneme sahip bir insanlık görevi olarak kabul eder. Anti-Semitizm ve Anti-Ziganizm, hem Türkiye’de hem de göçmen olarak yaşadığımız Avrupa ülkelerinde, “yabancı” düşmanlığına, etnik ve dini farklılara karşı beslenen kin ve nefrete temel teşkil eden klişeleştirilmiş en köklü bilinç kirliliğidir.

Hitler karanlığının temel yapıtı olan “Kavgam” kitabı, 21. yüzyılda Türkiye’de “bestseller” olma ‘ayrıcalığını’ kazanmıştır. Sadece bu gerçeği göz önünde bulundurmamız dahi, geldiğimiz ülkede Yahudi düşmanlığının hangi boyutlarda olduğunu anlamamız için yeterlidir. Dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi ülkemizde de Yahudi halkına karşı, hem tek tek kişileri hem de toplumu hedef alan ( Üzeyir Garih cinayeti, İshak Alaton’a suikast girişimi, Yahudi ibadethanelerine yönelik belli aralıklarla yapılan imha amaçlı eylemler gibi) saldırılar, Türkiye’de TC vatandaşı Yahudilerin yaşam hakkının tehlikede olduğunun açık göstergesidir. Benzer düşmanlık temelinde “buçuk” olarak aşağılanan Roman ve başka adlarla (Poşa, Abdal, Dom vs.) anılan “Çingene” halkı da, benzer saldırıların hedefi olmaktadır. Selendi Pogromu ve daha başka yerlerde meydana gelen benzer saldırılar, “Çingene”düşmanlığının somut ifadeleridir.

Almanya’da, Macaristan’da, İtalya’da, Fransa’da Çek Cumhuriyetinde ve Slovakya’da kısacası Avrupa’da da durum bundan farklı değildir.

Bu nedenle HDK, hem kendi tabanında hem de kamuoyunda Anti-Semit, Anti-Zigan ön yargılara karşı mücadeleyi insani bir görev kabul eder. Yakın tarihimizde Yahudi ve “Çingene” düşmanlığının nelere mal olduğunun ve gelecekte de nelere mal olabileceğinin bilince çıkarılması için Holokost konusunda bilinçlenmeye özel bir önem verir.

Karar tasarısını sunan kişi / kurum: Soykırım Karşıtları Derneği (SKD)

Kabul eden oy sayısı:

Red eden oy sayısı:

Çekimser oy sayısı:

 

 

2. HDK-A, 24 Nisan’ı Halklarımızın Ortak Yas Günü Kabul Eder

Osmanlı despotizminin 1894’te Ermeni halkına karşı başlatmış olduğu kitlesel katliamlar, 1915 senesinde doruk noktaya ulaşarak planlı bir soykırım harekatına dönüşmüştür. 24 Nisan 1915 tarihinde başta İstanbul olmak üzere, ülke çapında Ermeni aydınların tutuklanarak ölüme yollanmaları ve ardından 1.500.000 (bir buçuk milyon) Ermeni’nin katli ve yüz binlercesinin Batı Ermenistan’dan ve ülke genelinde yaşadıkları diğer alanlardan sürgün edilmeleri, Ermeni halkı tarafından sistematik planlı soykırımın, başlangıç tarihi kabul edilmiştir. 24 Nisan’da Ermeni halkı, Doğu Ermenistan’da ve dünyada bulundukları her yerde katledilen atalarının, her yaş ve cinsiyetten soykırım kurbanlarının, ellerinden alınan evlatlarının, gasp edilen yurtlarının ve kaybettikleri tüm varlıklarının yasını tutmaktadır. O gün, soykırım kurbanlarının anısına, çiçekler çelenkler bırakarak saygıda bulunmaktadırlar.

Süryani halkı da (aralarında henüz bir ulusal mutabakat sağlamamış olmasına rağmen) son yıllarda 24 Nisan’da, Süryani soykırımı kurbanlarını anmamaktadır.

Tarihi soykırım gerçeği, TC devleti dışında dünyanın hiçbir uygar ülkesi tarafından inkar edilmemektedir. Tersine TC devletinin inkarına karşı 27 Ülkenin ulusal karar mekanizmaları, Ermeni Soykırımı’nı, 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Soykırım Konvansiyonu anlamında resmen tanıdığını açıklamıştır. Soykırımı tanıma kararına her geçen yıl yeni devletler katılmaktadır.

Pontos Helenleri ise, Mustafa Kemal’in Samsuna çıkış tarihi olan 19 Mayıs 1919’u, Pontos soykırımının başlangıcı olarak kabul etmektedirler. O gün Pontos Helenleri soykırım kurbanlarını anmaktadırlar.

HDK-A soykırım kurbanlarının anılarına saygı ve itibarlarının iadesi için 24 Nisan’ın halklarımızın ortak yas günü olmasını ve 24 Nisan’da soykırım mağduru halkların yanlarında olmayı insani bir görev kabul eder. HDK-A aynı zamanda, Türkiye Büyük Millet Meclisinden (T.B.M.M.), 24 Nisan’ın soykırım kurbanlarını anmak için resmi tatil günü olmasını talep eder. 24 Nisana denk gelen bütün etkinliklerin (parti ve dernek kongreleri, düğün, doğum günü, piknik partileri vs.) başka bir tarihe ertelenmesine özen gösterir. HDK, hem ülke genelinde hem de yurtdışında soykırım kurbanlarını anma etkinliklerine öncülük eder.

Karar tasarısını sunan kişi/ kurum: Soykırım Karşıtları Derneği (SKD)

Kabul eden oy sayısı:

Red eden oy sayısı:

Çekimser oy sayısı:

 

3. HDK-A Soykırımın İnkarını, Soykırımın Devamı Olarak Görür!

Yeni Soykırımların Engellenmesi İçin Canla Başla Mücadele Eder!

Başta Ermeni halkı olmak üzere, onunla aynı kaderi paylaşan halklar (Helenler, Pontoslu Helenler, Asuri-Süryaniler, Ezidiler) Osmanlı devletinin ve onun devamı olan TC devletinin planlı soykırımı ve sürgün harekatı ile1895 – 1923 yılları arasında katledilmiş ve gelinen aşamada bitme noktasına getirilen birer “azınlığa” dönüştürülmüşlerdir. Kadim Ermeni yurdu Batı Ermenistan ve Klikya Ermenisizleştirilmiş, Bethnahrin, Mardin-Turabdin Süryanisizleştirilmiş, Pontos, Kapadokya, İyonya ve İstanbul (Konstantinopel) dahil olmak üzere Marmara yöresi tamamen Helensizleştirilmiş, ülke ve yöre adları, dağ ve nehir, ada isimleri değiştirilmiştir. Tarih ve kültür mirasları, kutsal mekânları önemli ölçüde yağmalanmış, tahrip edilmiş, amacına aykırı biçimde kullanım için özel kişilere ve kamuya devredilmiştir.

100 yılı aşkın bir süredir işlenmiş devasa insanlık suçları inkar edilmekte, 1000 yıla yakın bir süredir “gavur” tabiri ile aşağılanan soykırım mağduru halklar, sistematik olarak yalan ve iftiralarla düşmanlaştırılmaktadır. Tarihi soykırım gerçeği TC devleti tarafından inkar edilmekte, toplumun geleceği yalan ve iftira temelinde soykırım kurbanlarının cesetleri üzerinde inşa edilmek istenmektedir. Çok uluslu, çok inançlı bir imparatorluk mirası olan TC’nden, özellikle de balkan harbi yenilgisinden sonra devşirilmiş, Türkleştirilmiş, Müslümanlaştırılmış halklar (Boşnak, Pomak, Arnavut, Çerkez, Çeçen vs.) Anadolu Türkmenlerine karıştırılarak, Sünni İslam inançlı bir “Türk milleti” yaratılmak istenmektedir. Devlet terörü altında zoraki asimilasyona direnen halklar, soykırımcı yöntemlerle yok edilmek istenmektedir. Dün bu ülkenin Ermenilerini ve Müslüman olmayan diğer halklarını, kendi varlığı için yok edilmesi gereken düşman gören zihniyet, bu gün de Kürt halkını ve Alevi inancı mensubu halkları, “azaltmak” için fırsat kollamaktadır. Dersim Tertelesi (1934-1938) ve dur durak bilmeyen pogromlar (Trakya, 6 – 7 Eylül, Maraş, Çorum, Sivas, ve HKP’nin antidemokratik barajı aşarak meclise girmesi ardından Kürt halkına karşı ordu ve özel katliam timleriyle yürütülen imha harekatı) bunun en bariz kanıtıdırlar.

HDK-A, soykırım mağduru halklara karşı işlenmiş insanlık suçlarını mahkûm eder; tarihi soykırım gerçeğinin inkarını, yeni soykırım hazırlıklarının habercisi kabul eder. 1915 Soykırımı’nın derhal tanınmasını, yeni soykırımların engellenmesi ve halklarımızın karşılıklı saygı temelinde, insan onuruna layık bir gelecek kurabilmesinin, ön koşulu kabul eder. Soykırımlarla yüzleşmek için inkâr edilen gerçeklerin gün ışığına çıkmasına ve toplumumuzun tarihi gerçekler temelinde aydınlatılmasına öncülük eder. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden soykırımı tanımasını ve soykırımdan kaynaklanan bütün yükümlülüklerini yerine getirmesini talep eder

Karar tasarısını sunan kişi / kurum: Soykırım Karşıtları Derneği (SKD)

Kabul eden oy sayısı:

Ret eden oy sayısı:

Çekimser oy sayısı:

 

 

4. Soykırım Mağduru Halklar için Vatan ve Vatandaşlık Hakkı

HDK-A (Halkların Demokratik kongresi-Avrupa), soykırım ve sürgünlerle köklerinden sökülmüş, canlarını kurtarmak için dünyanın dört bir yanına savrulmuş, kuşaklar boyu sürgün hayatı yaşayan soykırım mağduru halkların, tarihi yurtlarına (Batı Ermenistan, Klikya, Pontos, Bethnahrin, Konstantinopel / İstanbul, Kappadokya, Doğu Trakya vs.) istedikleri takdirde geri dönmelerinin, temel bir hak olduğunu kayıtsız koşulsuz kabul eder. Soykırımı kabul etmenin bir gereği olarak kendilerine, vatandaşlık haklarının geri verilmesini savunur. Sürgün hayatının sona erdirilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden diaspora sürgünlerinin tarihi yurtlarına geri dönmeleri önündeki bütün engellerin kaldırılmasını, yaşam haklarının ve geçim koşullarının garanti altına alınmasını talep eder.

Karat Tasarısını sunan kişi / Kuruluş: SKD (Soykırım Karşıtları Derneği)

Kabul eden oy sayısı:

Ret eden oy sayısı:

Çekimser oy sayısı:

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.